Monarşiden Hürriyetçi Demokrasiye

Nisan 24th, 2010 by admin Leave a reply »
Mustafa CAN
İktidarı bir kişinin temsil ettiği ve siyasi kararları bir kişinin aldığı yönetim şekline monarşi adı verilmektedir. İktidarı kimse ile paylaşmayan şah, padişah, hükümdar, hakan, emir ve bey kişisel kararlarla maiyetindekileri yönetir. Buna adil olursa “saltanat” zalim olursa “ceberut yönetimi” adı verilir. Siyasal bilimciler yasaları uygulayan bir krallık yönetiminin “monarşi” olduğunu ifade ederler. Şayet ortada halkı idare eden bir yasa yoksa ve halk kralın ağzından çıkan kararlarla yönetiliyorsa buna “despotizm” adını vermişlerdir. Despotizmde iktidarın kaynağı monarkın kendisidir. Aristo ve Montesquieu adil yasaları uygulayan monarşik idarelerin en iyi yönetim şekli olduğunu da söylemişlerdir. Bu durumda monark ülkenin tek hâkimi değildir. Yasaların yetki verdiği pek çok güçler de vardır. Yine yasalar kralın yetkilerini büyük ölçüde sınırlamıştır. Yönetimi keyfî değil, yasal çerçevededir. 

Zamanla monarşik idareler yerlerini Cumhuriyet idarelerine terk etmişlerdir. Ancak halk ile devlet, yani idareciler arasında bir “asiller” ve “zenginler” sınıfı vardır. Asiller yönetimde idarecilere yardımcı olurlar. Bu yardımın karşılığı olarak da imtiyaz elde ederler. Bu imtiyaz onlara normal halktan daha üstün ve farklı yaratılışta oldukları inancını doğurmuştur. Devletin makamları bu asiller arasında bölünmüştür. Dolayısıyla “bürokrasi” adı verilen bu imtiyazlı sınıf devleti yönetme yetkisini de tekellerine almıştırlar. Bu nedenle devletin en önemli görevlerinden birisi de asilleri ve zenginleri korumak olmuştur. Bu konuda pek çok da yasal haklar kazanmışlardır.
 

Egemenliğin kaynağı, niteliği, sınırları ve kazanımı bakımından monarşileri kendi arasında çeşitli gruplara ayırabiliriz. Yönetim ve iktidar yetkisini gökten ve yaratıcıdan aldığını iddia edenler kendilerini “Allah’ın iradesinin ve hükmünün koruyucusu” “Allah’ın yeryüzünde gölgesi” olarak kabul ve iddia edenlerin yönetimine “Teokratik Yönetim” denmektedir. Onlar bu niteliklerle kendi hâkimiyetlerini ve otoritelerini güçlendirme amacını taşımışlardır. Bunun en çarpıcı örneklerini papalık ve ortaçağ Hıristiyan krallarında görmek mümkündür. Allah adına insanları yönetmişler ve yetkiyi Allah’tan aldıklarını iddia ederek hesabı da Allah’a vereceklerini ifade etmiş ve halka hesap vermeyi kabul etmemişlerdir. Halk da onları kutsal liderler olarak görmüş ve mutlak itaat içinde olmayı dinin ve Allah’a bağlılığın gereği olarak kabul etmişlerdir.

Bir diğer monarşi çeşidi de monarkın, yani kralın kendisini devletin, mülkün, ülkenin ve ülkede yaşayanların sahibi olarak görüldüğü sistemdir. Bu sistemde kral ülkesinin ve o ülkede yaşayan tüm insanların sahibidir. Siyasal egemenlik toprak sahibi olma esasına dayanır. İnsanları dilediği gibi kullanabilir, haklarını ve özgürlüklerini dilediği gibi sınırlayabilir. Bu nevi monarşiye ortaçağın feodal Avrupa’sı örnektir.

Bir kısım monarşilerde ise kral sadece devletin bir organıdır. Devletin devamlılığı için güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır; bu da kralın iradesidir. Anacak bunu sadece yönetmek için kullanır. Kişiliğine bağlı ilahi bir niteliği olmadığı gibi, tek başına devletin sahibi de değildir. Devletin diğer kurumları gibi meşru bir yönetme hakkına sahiptir. Görev ve yetkileri yasalarla sınırlandırılmıştır. Buna da “Meşrutî monarşi” adı verilir. Kralın görev ve yetkilerinin parlamento tarafından çıkarılan yasalarla sınırlandırılarak meşru bir makam haline getirilmiştir. Ancak en üst düzey siyasal makam babadan oğula geçmektedir. Osmanlı devletinin “Meşrutiyet dönemi” buna örnek olabilir. Böylece monarşiyi “mutlak” ve “meşrutî” olarak ikiye ayırmak mümkündür. Mutlak monarşi egemenliği tek şahsın mutlak iradesine bağlarken, meşrutî monarşilerde halkın seçtiği parlamento kralın/padişahın yetkilerini sınırlamakla bırakmaz, yasalara uymasını ve uygulamasını da sağlar.

XIX. yüzyıla kadar dünya siyaseti mutlakıyetçi monarşilerin yönetimindeyken daha sonra meşrutî monarşiye, sonrasında Cumhuriyetlere yerlerini terk etmişlerdir. Günümüzde ise “Demokratik Cumhuriyet” arayışları devam etmektedir. 

İlkçağ ve Ortaçağ yönetimleri genel olarak “Monarşi” şeklindedir. Ancak peygamberimizin (sav) tesis ettiği “istişâreye” dayanan yönetimi ile “Hulefa-i Raşidinin” yönetim dönemi olan “Asr-ı Saadet” istisna sayılır. Peygamberimiz (sav) böyle bir dönemde model bir sistem ortaya koymuştur. Bu nedenle “Asr-ı Saadeti” bir devlet olarak değil, “hukuk sistemi” olarak ifade ve kabul etmek daha doğru ve daha gerçekçi olacaktır. Modern Cumhurî demokrasilere örnek olacak mükemmel bir hukuk devleti modeli ortaya koymuştur.

Emevilerden sonra yeniden Monarşi’ye dönüşen yönetim şekli Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılarda hânedan yönetimleri şeklinde devam etmiştir. 1876 Kanun-i Esasi’nin kabulü ile Osmanlı Meşrutî yönetime geçmiş, 1923’de Cumhuriyet ilan edilmiş; ancak bu Cumhuriyet isim ve resimden ibaret kalmış ve diktanın en katmerlisi ve monarşinin en çarpıcı örneğini teşkil etmiştir. 1950’de çok partili hayata ve Demokrasi’ye geçilmiştir.

Hürriyetçi ve cumhurî demokrasi arayışları devam etmektedir…

Bu Yazıyı Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
Advertisement

Bir Cevap Yazın

hits counter