M. Ali KAYA
Nifak hareketi ilk olarak Medine’de başlamıştır. Bunun müsebbipleri de Medine’de bulunan “Sizin dininiz Muhammedin dininden daha hayırlıdır” diye Mekke müşriklerinin peygamberimize ve Müslümanlara tecavüz etmelerine sebep olan ve müşriklerle gizli ittifak kuran Yahudiler olduğu gibi, Medine’deki müşrikleri “Müslüman görünüp” Müslümanların sırlarını öğrenin diye fitne verenler yine Yahudilerdi.
Peygamberimiz (sav) “Ahirzamanda Şeriat-ı Muhammedi’yi tahrip edecek olan Süfyan’ın en büyük yardımcısı Yahudi” olacağını haber vermiştir. Dolayısıyla nifak hareketinin kaynağı yine Yahudiler olacağı anlaşılmaktadır. Peygamberimiz (sav) ayrıca “Bu ümmetin sonu başının kurtulduğu gibi kurtulur” buyurarak ümmetin sonunun nasıl bozulacağını ve nasıl düzeleceğini bize haber vermiştir.
Zamanımızda Süfyan cereyanı devrini tamamladı. Onların iktidarına “Demokratlar” son verdi. Bunun üzerine Süfyan cereyanı dindarları demokratlar aleyhine çevirerek yanlarına almaya çalıştılar. Bunun için kırk sene mücadele ettiler. Sonunda safdil dindarları “Siyasal İslam” tuzağına çekerek dini ve dindarları ellerinden geldiği kadar dini kullanarak dünya menfaatine ve siyasete alet ettirmeye çalıştılar ve bunda da başarılı oldular. Din dünyaya alet edildi. Bunun en açık göstergesi camilerin ve Kur’an kurslarının çoğalması ama ibadetin ve cemaatin azalmasıdır. Gençler devlet memuru olmak için Kur’an Kurslarına gidiyor, dini eğitim alıyorlardı ama ibadetten ve namazdan kaçıyorlardı.
Dini hizmetler “Sevgiyi ve Hoşgörüyü” esas alan İlahiyatçı Akademisyenler tarafından yürütülüyordu; ama “Allah korkusu”na yer vermedikleri için farzları önemsemiyor, haramlardan kaçmıyor ve sünnetlere önem vermiyorlardı. Bu bir başlangıçtı. Zira Allah kelamı olan “Kur’an” ebedi mucize olduğu için tahrif, red ve inkâr edilemiyordu; ama tevil ve tefsirlerle inançlar bozulmaya, ibadetler saptırılmaya çalışılıyordu. Allah rahman ve rahimdi. Bu nedenle cenneti vardı, cehennem Allah’ın rahmetine uygun gelmiyordu. Bu nedenle Allah kullarını cehenneme atmaz, affederdi. Bu nedenle Allah kendisinden korkulacak bir varlık değildi.
Medeniyet döneminde Kadın ön planda olmalıydı. Erkeklere eşit olmaları yeterli değildi “pozitif ayrımcılıkla” erkekler kadınların hizmetine girecekti. Akademisyenlerce bunun ilmî temelleri de oluşturuluyordu. Erkek ağırlıklı toplum “Sevgi Toplumu” olamazdı. Kadınlar “Şefkat ve Sevgi” odaklı oldukları için “Kadın Odaklı” bir toplum “Sevgi ve Şefkat” toplumu oluşturur, bu da “Anarşi ve Terörü” ortadan kaldırabilirdi.
Bütün bunlar “Süfyan Cereyanının” “münafıkane” planlarından başka bir şey değildi. Bunu şeytan dahi düşünemezdi. Peygamberimiz (sav) şeytana sormuştu “Ya şeytan! Senin en büyük dostun kimdir?” Şeytan şöyle demişti: “Benim en büyük dostum bidatçı, yanlış inanca kapılmış din bilginidir. O dinde bidat sayılan yanlış düşüncelerini yaymaya başlayınca ben bağdaş kurup avanelerimle keyf çatarım, bayram yaparım. Zira din adına o âlimler halkı aldatır ve benim yoluma sevk ederler. Ben de ona ve avanelerine yardım ederim” demişti. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Dinde olmayan yanlış ve bozuk düşüncelerden sakının! Bunlar bidattır. Her bidat dalalettir, her dalalet cehennemdedir” buyurmuşlardı.
Günümüzde dine en büyük tehlike din adına hareket eden “Ulema-i Sû” adı verilen akademisyenlerden gelmektedir. Bu dini menfaatlerine alet eden, dünya amacına hizmet ettirenlerin vasıfları şöyledir. “Konuştukları zaman insanların inançları konusunda kalplerine şüphe tohumları ekerler. Dünyayı kazanmaya sevk eder, ahireti unuttururlar. İlimleri ve makamları ile kibir ve gurur yapar ve başkalarını da kibre ve gurura sevk ederler. Müslümanlar arasında kardeşlik ve sevgi tohumu ekmek yerine ihtilaf ve düşmanlık ekerler. İhlas ve samimiyetten yoksun, her şeyi gösteriş ve riya için yapar ve etrafındakileri de buna sevk ederler.” Bunlar sözde ilim adamı geçinirler ama gerçekte cahil akademisyenlerdir. Çoğu zaman gizli faaliyet gösterirler, fırsat buldukça da bozuk fikirlerini “Medya” aracılığı ile etrafa yaymaya çalışırlar.
Ahir zamanın müceddidi ve Kur’anın son dersini insanlığa anlatmakla görevli olan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “İşaratu’l-İ’câz” isimli tefsirinin başında şöyle der: “Bidayet-i zuhur-u İslamiyette muannid ve kitapsız kâfirlerin ve nifaka giren eski dinlerin münafıkları gibi, aynen bu zaman-ı âherde bir naziresi çıkacağını, ders-i Kur’âniden gelen bir sünûhatla Eski Said hissetmiş; münafıklar hakkındaki âyetleri izâh eden en ince nükteleri beyan etmiş…” (İşâratu’l-İ’câz, 16) diyerek nifak hareketine karşı Kur’ânın ince hakikatlerini anlatmaya başlamıştır.
Bediüzzaman’ın İşaratu’l-İ’câz’da tefsirini yaptığı “Münafıklara ait” on iki ayetin tefsirini okuyarak onları tanımak, hile ve desiselerini öğrenmek ve anlatmak zamanı gelmiş de geçmektedir.





