kategorisi için arşiv ‘Siyaset’ kategori

AKP’nin Yalanları!

22 Ağustos, 2010

Mustafa CAN

Siyaset yalana çok revaç vermiştir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri asrın başında Şam Cami-i Emevi’de okuduğu hutbesinde “Güzel ahlakını tamamlamak için gönderilen” peygamberimizin (sav) ortaya koyduğu ahlâki esasların başında doğruluğun geldiğini ifade ettikten sonra şöyle buyurur: “Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn-u vustâda durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır” dedikten sonra Birincisi “Ümitsizlik” ikinci hastalık olarak da “Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i Siyasiyede ölmesi” olarak ifade eder. Üçüncüsü de “Adavete muhabbettir” ki bu da ikinci hastalığa yakalananların kendi siyasi düşüncelerine ve yanlışlarına destek olmayanlara düşmanlık yapmalarını netice vermektedir. (Şimdi bu yazıyı okuyan AKP sempatizanları ‘acaba dedikleri doğru mu yanlış mı’ demeden iman kardeşi olduğumuzu unutarak düşmanca saldırılarda bulunacaklarıdır ki bu onların ikinci ve üçüncü hastalığa yakalandıklarının delili olacak ve Bediüzzaman’ın haklılığını da kanıtlayacaktır.)

Bu girişten sonra gelelim AKP’nin yalanlarına:

1. Yoksulluğu, yasakları ve yolsuzluğu ortadan kaldırdık. (Bu sekiz sene önceki seçim beyannamesinde halka en önemli vaatlerinden birisiydi. Şimdi bunu kaldırdıklarını iddia etmektedirler.) Diğer taraftan da diyorlar ki “Biz yoksullara yönelik yardımları artırdık.” Şimdi yoksulluk azaldı ise yardımlar neden arttı? İşte size çelişkili reklamlar. “Şecaat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söylermiş!” Peki, gerçek nedir? 2008 itibarıyla Türkiye’de yoksulluk oranı % 17.11 dir. Yani Yüz kişiden on yedisi yoksulluk sınırının altındadır. 374 bin kişi açlık sınırının altında yaşamaktadır. Yoksulluk sınırında yaşayanların sayısı ise 11 milyon 933 kişidir. » Devamını Oku: AKP’nin Yalanları!

Referandum Geçmişle Hesaplaşma mı?

18 Ağustos, 2010

”Referandum, geçmişle hesaplaşmaya dönüştü”

http://www.dp.org.tr/HaberDetay.asp?id=130930

Demirel, ”175 maddelik Anayasa’nın, 24 maddesi değiştirilince darbe olmaz diye bir şey yoktur” dedi.

(DP Basın Merkezi – 12 Ağustos 2010) 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,  YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan ve Yönetim Kurulu Üyelerini, Güniz Sokak’ta kabul etti. Demirel, ”175 maddelik Anayasa’nın 24 maddesi değiştirilince darbe olmaz diye bir şey yoktur” dedi.

YARSAV Başkanı Tarhan, ziyaret sırasında, yargı üzerinden demokrasiyle oynandığı endişesi taşıdıklarını, bu nedenle Demirel’in görüşlerine başvurmak amacıyla burada olduklarını söyledi. Demirel de, Anayasa tartışmalarının bir süredir ülkenin gündemini meşgul ettiğini ve giderek ”dallı budaklı” hale geldiğini belirtti.

Meselenin sadece Anayasa değişikliğinden ibaret olmadığını belirten Süleyman Demirel, ”Referandumda yapılacak konu, bir siyasi hesaplaşmaya, geçmişle hesaplaşmaya dönüştü” diye konuştu. Konunun ”bu bir başlangıçtır dahası var bunun” şeklindeki kaygılarla daha da karmaşık hale geldiğini savunan Demirel, sözlerini şöyle sürdürdü: » Devamını Oku: Referandum Geçmişle Hesaplaşma mı?

Başbakan Açıkoturuma Çıkar mı?

18 Ağustos, 2010

“Sayın Başbakan veya onu temsil eden bir kimse gelsin, televizyonlara çıkalım tartışalım”

“Ben buradan meydan okuyorum. Sayın Tayyip Erdoğan’ın kendisini tanımıyorum. Ama söylediklerini duyduktan sonra Anayasa tekniğini bilmediğini gördüm. Belki de onu yanıltıyorlar. Alsın yanına. Kuzu var bir tane.. Kuzu’yu da getirsin, koyunu da getirsin, kimi getirirse, tartışalım, münazara yapalım”

(DP Basın Merkezi – 15 Ağustos 2010) Genel Başkan Hüsamettin Cindoruk, 12 Eylül’de yapılacak referandum için başlattığı “Hayır” kampanyasına, Ankara’da düzenlediği basın toplantısıyla devam etti.

Partililerin ve çok sayıda gazetecinin katıldığı basın toplantısında, Anayasa paketi ile ilgili siyasi mücadelenin giderek sertleştiğine ve tartışmaların rayından çıktığına dikkati çeken Cindoruk, şunları söyledi.

“Son günlerde yapılan mitinglerde bir ‘havuz muhabbeti’ yaşanıyor. Anayasa paketi havuza düştü. Biz o paketi o havuzdan çıkarıp, yoğunluğu, gerekliliği ve meselenin önemi ölçüsünde, soğukkanlı olarak irdelemek istiyoruz. Anayasa paketi ile ilgili bu güne kadar yapılan tartışmalar rayından çıkmıştır. Ortada bir seçim yoktur. Ortada iki tarafın da, hayırcıların da, evetçilerin de, içeriğini tam bilmediği bir anayasa değişikliği önerisi var. » Devamını Oku: Başbakan Açıkoturuma Çıkar mı?

AKP Anayasasında Ne var Ne Yok?

14 Ağustos, 2010

1) DEMOKRASİLERDE ANAYASA NEDEN ÖNEMLİDİR?

ÖNEMLİDİR ÇÜNKÜ TOPLUMUN, TOPLUMDAKİ DEĞİŞİK GRUPLARIN,
KATMANLARIN İSTEKLERİNİ YANSITIR. ONLARIN AYRI AYRI HAKLARINI KORUR.

İŞÇİLERİN HAKLARINA YER VERİR.
SENDİKALARIN HAKLARINA YER VERİR.
SENDİKASIZ ÇALIŞTIRILANLARIN,
EMEKLİLERİN,
İŞVERENLERİN,
KADINLARIN
ÇOCUKLARIN,
ENGELLİLERİN,
DEĞİŞİK MEZHEPLERDEKİ YURTTAŞLARIN,
ÖĞRENCİLERİN,
KÜÇÜK ESNAFIN,
YARGININ,
BASIN EMEKÇİLERİNİN,
GAZİLERİN VE BU ÜLKE İÇİN CANINI VERMİŞ ŞEHİT AİLELERİNİN
TEKEL İŞÇİLERİNİN,
ÇİFTÇİLERİN,
TARIM KESİMİNDE ÇALIŞANLARIN HAKLARINI KORUR.
» Devamını Oku: AKP Anayasasında Ne var Ne Yok?

Referandum ve Anayasa Değişikliği

11 Ağustos, 2010

Fatih ALTAYLI

MADEM İZ SİLİNECEK YÖK NİYE DURUYOR!
Rerefanduma giden Anayasa değişikliğinin çok önemli olduğu kanaatinde olmadığımı hep söylüyorum.
2001′de yapılan değişikliklerin KDV’si bile olmayacak derinlikte bir değişiklik.
Keşke baştan bir “Yeni Anayasa” yazılsaydı da onu oylasaydık.
Ama yazılmadı. Yamalı bohçaya birkaç yama daha yapılmakla yetinildi.
Yamaların HSYK ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili bölümleri dışında sorun yok.
Ama ben bu ikisini de çok önemsemiyorum.
Niye mi? » Devamını Oku: Referandum ve Anayasa Değişikliği

Demirel Gündemi Yorumluyor…

3 Ağustos, 2010

TSK İç Hizmet Kanununun 35. Maddesi konusunda görüşlerini açıklayan Süleyman Demirel “Bu maddenin Atatürk dönemine uzandığını ve 1935’de Atatürk’ün Cumhuriyeti orduya emanet ettiğini bu nedenle kalkması için destek bulmanın zor olduğunu ifade ederek ‘Aslolan Demokrasi Kültürüdür” yoksa bu madde durduğu sürece Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete de parlamentoya da sormadan ‘Lâiklik elden gidiyor’ diye re’sen el koyar” dedi.  

Demirel ayrıca kendisinin de TSK’nın İç Hizmet Kanununun 35. Maddesinin kaldırılması için çok konuştuğunu ancak destek bulamadığını söyledi.

Elinde silah taşıyan adamı hiçbir şey engelleyemez. İhtilal yapmaya kalkarsa gerekçesini mi soruyorlar adama? İhtilal yapıldıktan sonra kendisi söylüyor zaten” diyen Demirel “Asıl mesele bunlarla karşılaşmamayı başarabilmektir. Yani hikaye geliyor demokrasi kültürüne, geleneğine dayanıyor. Yüksek iradeye herkesin mutlak itaatini tesis ederseniz, o engeller. Birincisi bu. İkinci olarak da o ülkenin darbeye zemin verecek şartlar içine sürüklenmemesi lazımdır. Unutmayın, 1980 darbesine ve onu yapanların yazdığı Anayasa’ya bu halk yüzde 92 oy verdi!” diye konuştu. » Devamını Oku: Demirel Gündemi Yorumluyor…

12 Eylül Anayasasına Evet Diyenler…

2 Ağustos, 2010

Mustafa CAN

12 Eylül 1980 darbesine ve 1983 ReferandumundaDarbe Anayasası”na “Evet!” diyenler bu gün de 12 Eylül 2010 referandumunda “Evet!” deme kampanyası başlattılar. Bunların başında ise “Din Derslerini Zorunlu hale getirdiği” gerekçesiyle Anayasa’ya “Evet!” diyip ihtilal lideri Kenan EVREN’i cennetlik ilan eden Fetullah Gülen Hocefendi gelmektedir.

Fetullah Gülen Hocafendi’nin “Evet!” demesi önemlidir. Zira ABD’de tedavi gerekçesiyle gözetim ve denetim altında tutulan hocafendinin “Evet!” demesi ABD’nin bu referandumdan “Evet!” çıkmasını istemesi demektir. Zira devletlerin iç işlerine karışmayan ve tarafsız olan ABD’nin resmi sözcüleri yine “Siyasete asla karışmayan ve her partiye aynı mesafede duran ve tarafsızlığını her hal ve şart altında ilan eden Fetullah Gülen gibi kanaat önderleri ve liderlerdir.

Fetullah Gülen bu referandumda o derece hararetle taraftardır ki “Mezardakileri kaldırıp evet demek mümkün olsa kaldıracak ve “Evet!” demelerini sağlayacaktır. Gerisini siz hesap edin… “Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak o Referandum’da “EVET” oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da.. Ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır” ifadeleri ona aittir. » Devamını Oku: 12 Eylül Anayasasına Evet Diyenler…

AKP’nin Başarısı

18 Temmuz, 2010

Mustafa CAN

AKP sekiz yıllık iktidarı döneminde hangi başarıya imza attı. İnsanlar 8 sene öncesine göre daha mı zengin ve daha mutlu mu? Daha geniş haklara mı sahip?

AKP’nin başarısı insanların çaresizliğini ve dini hassasiyetlerini oya tahvil etme becerisidir. Çaresizliğe karşı devletin imkânlarını kullanmayı becerebilmesi, ekonomi ve paranın % 70’ini kullanan devletin bu imkânlarını yandaşlarına sunabilmesi ve “Allah’tan ümit kesilmez” diyen dindar vatandaşların beklentilerini fırsattan istifade erteleyebilme becerisini gösterebilmesi ve bu ümidi canlı tutabilmesidir.

AKP daima mağduriyetlerden nemalanmıştır. Kendisini mağduriyetin odağına koymuş ve bütün stratejisini buna göre belirlemiştir. 28 Şubatın ürünü olarak çıkmış ve Refah Partisinin ve hocası olan Necmettin ERBAKAN’ın mağduriyetini kullanarak “Takıyye” metodu ile iktidar olmuştur. 8 yıllık eğitim, Meslek Liseleri ve Başörtü mağdurlarının oyları ile iktidar olmuştur. Yoksulluk ve fakirlikten mağdur olan Yeşil Kartlı vatandaşların mağduriyetlerinden faydalanarak “Sosyal Devlet” ilkesini istismar edip “Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma” Fonunu kullanarak oylarını almıştır. Bu oy depolarını kaybetmemek için mağduriyetlerini giderecek hiçbir adım atmamıştır. Üstelik yeni mağduriyetler üretmek için elinden geleni yapmıştır.

Nasıl mı? » Devamını Oku: AKP’nin Başarısı

Erbakan İçimizde Yaşayacak…

14 Temmuz, 2010

Bekir COŞKUN /HABER TÜRK / 14 Temmuz 2010 Çarşamba

Şef bize “koşun…” dediğinde tıfıl muhabir olarak onu ilk kez fark etmiştim. Odalar Birliği’nde seçi

mi kaybettiği halde, geceden gelip koltuğuna oturuyordu.
Atmak için polis çağırdılar…
İçerden kapıyı kilitledi…Kapıyı kırdılar, bu sefer koltuğu bırakmadı, koltukla birlikte dışarı taşıdılar…
(………)
Birkaç gün önce yapılan SP kongresinde Genel Başkan Numan Hoca’dan Kurtulmuş,
“Kendisi burada yok ama ruhu burada”
demişti ki… Kapıdaki delegeler “geliyor…” diye koştular…
Ve o muhterem zat kapıdan girdi…
Yine dört kişinin tuttuğu bir koltuğun üzerinde geliyordu…
Numan Kurtulmuş
Kurtulmamıştı…

» Devamını Oku: Erbakan İçimizde Yaşayacak…

Demirel Gündemi Değerlendirdi

9 Temmuz, 2010

Süleyman Demirel’in Eko Enerji Dergisine verdiği Röportaj:

Röportaj için tıklayınız:  http://www.ekoenerjidergi.com/

MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Sayın Cumhurbaşkanım, Haziran ayında Türkiye’nin gündemi önemli olaylarla dolu geçti. Hepsi birbirinden önemli, ama önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, kontrolsüz nükleer çalışmaları nedeniyle İran’a uygulanacak yaptırımlara ilişkin oylamada, Batı’ya ve ABD başta olmak üzere tüm daimi üyelere karşı, Brezilya ile birlikte “Hayır” oyu kullanılması üzerinde duralım istiyorum. ABD’nin ısrarla, “Hiç olmazsa çekimser kalın” demesine rağmen bu yapıldı. Türkiye’nin bu tutumu, sorunun çözümü için İran ve Brezilya ile birlikte uranyum takası konusunda imzaladığı üçlü deklarasyona bağlanıyor. Oylamadan iki hafta sonra Brezilya deklarasyondan çekildi, ama Türkiye İran’ın yanında yerinde koruyor. Başbakan Erdoğan, G-20 zirvesi münasebetiyle Kanada Toronto’da, bu konudaki tutumun gerekçelerini Başkan Obama’ya açıklamış olsa da, Amerikan tarafı tatmin olmuş görünmüyor. Kaldı ki Amerikan yönetimi, “Türkiye bağlılığını kanıtlasın” diye uyarı bile yaptı. Bu arada stratejik ortaklık zarar görmekten öte “bitti” yorumları da yapılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

SÜLEYMAN DEMİREL: Mesele, basit bir mesele değil. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin dış politikadaki tutum ve davranışı ile çok yakından ilgili. Bir de dünyanın benimsediği meseleler var. Bu meselelere karşı dünyanın gösterdiği hassasiyetler var. Öyle bakıldığı zaman, olayın içine biraz girmek lâzım.

Bir defa şunu ifade edelim: Dış politika, milletlerin, devletlerin birbirine karşı güveninin ve karşılıklı menfaatlerinin, saygısının özetidir. Yani, eğer karşılıklı menfaatler örtüşmüyorsa, karşılıklı taahhütlere girişmek, onları tutamamak manasına gelir. O zaman da güven olmaz. Güven çok önemli hadisedir. Yani, insanların birbirine güvenmesinden daha önemlidir milletlerin, devletlerin birbirine güvenmesi. » Devamını Oku: Demirel Gündemi Değerlendirdi

Devlet ve Terör

24 Haziran, 2010

Mustafa CAN

Terör neden azdı?

Dağdaki terör şehirlere neden indi?

Herkes bunu sorgulamakta… İktidar teröristlere “taşeron” demektedir. Müteahhitleri dışarıda olduğunu söylemekle yetinmektedir. Sonra da demokratik gelişmeleri baltalamak için tahrik edildiğini söylemektedir. Tam bir acizlik ifadesi…

**

Terör içimizde her gün can almaya devam etmektedir. On sene sonra Tansu ÇİLLER ve Mehmet AĞAR formülüne geri dönüş yapılmaya çalışılmakta ve “Çare asker değil, Çevik Kuvvete dönelim” teklifi geliyor ve hükümet buna sarılıyor; ama “Polis olduğu için şehir içinde valiye bağlı görev yapabilir” deniyor. İlin valisi isterse görevlendirir dağa da gider” deniyor… » Devamını Oku: Devlet ve Terör

Diplomasi Eksikliği

1 Haziran, 2010
Mustafa CAN
Diplomasi, Almanca, Fransızca ve İngilizce ortak kullanımı olan bir kelime olup “devletler hukukuna göre milletlerarası ilişkilerin düzenlenmesinde ve uluslar arası münasebetlerin düzenleme ve yürütme sanatı” olarak kullanılan bir kelimedir. Diplomasinin birinci niteliği müzakeredir. Bütün dünyada diplomasi devletler hukukuna göre yürütülür. Amacı da devletlerarası anlaşmazlıkları zora başvurmadan barışçı yollardan çözmektir. Bu nedenle devletler başka ülkelerde elçiler ve maslahatgüzarlar bulundurur. Bunlar aracılığı ile iki ülke arasındaki resmi ilişkileri temsilci sıfatıyla düzenler, takip eder ve yürütürler.

Günümüzde diplomasi sadece siyasi nitelikte olmayıp, ekonomik, teknik, kültürel ve askeri yönleri olan bir sanattır. Ancak 1918 yılından itibaren devletlerarasında yerleşen bir teâmüle göre yüksek diplomatik meseleler konunun önemine göre dışişleri bakanları, hükümet başkanları seviyesinde şahsî ikili temaslarla yürütülmeye başlanmıştır. Bunda ulaşım araçlarının ve seyir-sürat vasıtalarının çoğalması sebep olmuştur. Artık ikili ilişkiler talimat almış bir şahıs ve ekibin inisiyatifinden çıkmış milletlerarası forum diplomasisi haline gelmiştir. » Devamını Oku: Diplomasi Eksikliği

DP Acil Eylem Planı

30 Mayıs, 2010

Mustafa CAN

27 Mayıs 2010 Demokrat Partinin kapatılması için yapılan askeri müdahaleden 65 yıl sonra “4’lü Takrir” ile kurulan DP’nin mirasçısı genç ve sivil DP’liler DP’ye “40’lı Takrir” adı altında “Acil Eylem Planı” verdiler.

Bu Takriri verenler DP kökeninden gelen Genç Demokratlar olup “Merkez Sağ” adı altında bir oluşumu gerçekleştirenlerdir. Amaçları da “DP’yi halkla buluşturup DP’nin 46 ruhunu 2010 ruhu ile birleştirerek iktidar yapmak ve önümüzdeki yıllarda Türkiye’yi AT’da, Orta Asya’da ve Balkanlarda Lider ülke haline getirmektir.

Hareketin öncülüğünü DP’nin eski Gençlik Kolları Başkanı Burak Küntay yapmaktadır. DP’nin son durumundan ve Genel Başkan Hüsamettin Cindoruk’un beyanlarından ve “devletçi” söylemlerinden rahatsızlık duymaktadırlar. Demokrasiyi Türkiye’ye getiren DP’nin 2010 yılında daha demokratik açılımlar ve söylemler geliştirmesi gerekirken geriye giderek daha devletçi bir görüntü vermesi Genç DP’lileri rahatsız ediyor gözükmektedir.

40 ilden gelen 40 genç 16 Maddelik “Acil Eylem Planı” hazırlayarak DP Genel Başkanı’na sundular. Görüşme DP Genel Merkezinde “Demokrasi Mahzeni” adı verilen alt katta gerçekleşti. Görüşmede Burak Küntay, Tamer Çolakoğlu, Cüneyt Ok, Uğur Şahan ve Burak Edin hazır bulundu. Bu takrir bizzat Hüsamettin Cindoruk’a verilmiş oldu. » Devamını Oku: DP Acil Eylem Planı

CHP’de Kılıçdaroğlu Dönemi

22 Mayıs, 2010
Mustafa CAN
CHP 33. Genel Kurulunda Kemal KILIÇDAROĞLU 1200 delegenin önerisi ile aday gösterildi. 1249 delegenin geçerli olan 1189 oyun tamamını alarak genel başkan seçildi. Sol kesim Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit dâhil muhaliflerin de desteğini alarak bir toparlanma sürecine girmiş görünmektedir. Sol basın bu durumu abartılı bir şekilde gündeme taşıyarak CHP’nin toparlanmasını ve AKP’ye alternatif olarak iktidara yürümesini istemekte ve hararetle desteklemektedir. Kemal Kılıçdaroğlu ile yeni bir sinerji oluşturma çabası içine girmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tunceli’li Alevi ve Kürt kökenden gelmiş olması bilhassa iktidar kanadına göre bir dezavantaj olarak algılansa da CHP’liler bu durumun kendileri ve Doğu için avantaj olduğuna inanmaktadır. CHP doğu bölgesinden bu şekilde oy alabileceklerini ve PKK ile bölücülüğü körükleyenlere büyük bir cevap olacağını düşünmektedirler. CHP’nin bir kısım destekçileri “Sol bitti” derken bir kısmı da “CHP Kılıçdaroğlu’nun söylemleri ile Solun yeniden canlanmasıdır” diyorlar. Ancak sola yeni bir açılım getireceği inancını dile getiriyorlar. » Devamını Oku: CHP’de Kılıçdaroğlu Dönemi

Bediüzzaman, Ahrar ve Demokratlar

21 Mayıs, 2010

Mustafa CAN

Bediüzzaman Meşrutiyet döneminde “Hürriyet ve Meşrutiyeti” şeriat namına müdafaa ederken Şeriat-ı Garra’nın hayat-ı içtimaiyeye / sosyal hayata ve siyasete bakan yönünün Meşrutiyet olduğunu ısrarla savunmuştur. Adalet-i ilahinin tahakkuk ve tecellisinin ancak iman ile tekâmül etmiş olan hürriyet olduğunu izah etmiştir. Akıl ve tedbir-i mücessem dindar “Cemiyet-i Ahrar” dediği hürriyetçi fikirlerin ihtilafları ortadan kaldırarak milli birliği ve muhabbeti sağlayacağını belirtmiştir. (Divan-ı Harb-i Örfî, 89)

Meşrutiyet düşmanları hürriyete din adına karşı çıkarak “hürriyet küfür alametidir ve kâfirlere hastır” şeklinde propaganda yapıyorlardı. Bediüzzaman bunlara karşı “Bunu iddia edenlerin hürriyeti kuralsızlık ve yasakların olmadığı, mal ve namusun olmadığı “Bolşevizm Mesleği” zannettiklerini, bu nedenle karşı çıktıklarını belirtir. Gerçekte ise hürriyetin “İyi ve doğru olanı yapma hürriyeti” olduğunu, kötüyü ve yanlışı yapma hürriyeti olmadığını ifade eder. » Devamını Oku: Bediüzzaman, Ahrar ve Demokratlar

60. Yılında 14 Mayıs

15 Mayıs, 2010

Türkiye’nin birçok resmi bayramı veya kutlama vesilesi var, ama ne yazık ki “14 Mayıs” bunlar arasında değil. Ben herhangi bir “devlet adamı”nın 14 Mayıs vesilesiyle bir kutlama mesajı yayımladığını hatırlamıyorum. Oysa, başta cumhurbaşkanları olmak üzere devlet erkânımız ne kadar da çok vesileyle anma veya kutlama mesajları yayımlıyorlar!

Gerçekten de 14 Mayıs Türkiye için çok önemli bir tarih, aslında bir “dönüm noktası”. Bundan altmış yıl önceki 14 Mayıs’ta Türkiye’de otoriter bir cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçişin ilk adımı atıldı. Cumhuriyet döneminde ilk defa bu tarihte serbest seçimle iktidar el değiştirdi. Muhalefetteki Demokrat Parti halkın teveccühü sayesinde çeyrek asrı bulan tek-parti iktidarını barışçı yoldan devirmeyi başardı.

Gerçi, 14 Mayıs 1950 bizim ilk demokrasiye geçiş deneyimimiz değildi. Malum, Türkiye daha önce de, 2. Meşrutiyet döneminde, kısa bir süre de olsa çoğulcu-demokratik bir tecrübe yaşamıştı. Ama 1909’da başlayan bu süreci İttihat ve Terakki Partisi 1913’te kesintiye uğratarak otoriter tek-parti yönetimine geçmişti. » Devamını Oku: 60. Yılında 14 Mayıs

Şahıs mı Misyon mu?

12 Mayıs, 2010

M. Latif SALİHOĞLU

Soru: Siz Ahrar ve Demokrat çizgide gördüğünüz siyasetçileri neden hiç tenkit etmiyorsunuz? Halbuki, aralarında çok fenâ adamlar var. Hem, zaman zaman öylesine fenâ söz ve davranışlarına şahit oluyoruz ki, katılmak, tasvip etmek mümkün değil. Siz, bir yandan misyonu savunurken, bir yandan da bu tip adamları eleştirmeniz gerekmez mi? Hatta, bazılarının ağzının payını verecek derecede, onlara şöyle okkalı tokatlar vurmanız icap etmez mi?

Cevap: Evvelâ, biz şahısların değil, misyonun savunucusuyuz. Vitrindeki şahıslar, hatta zirvedeki liderler dahi gelip geçicidir. Fikir ve dâvâ çizgisi ise, kalıcı olup süreklilik arz ediyor.

Şahıslarla uğraşmak, hele hele tenkitlerle hücûm etmek bizim vazifemiz değil. Esasen, buna ruhsat da yok. Öte yandan, dostane ikazlarda bulunmak başka, yıkıcı tenkitlerde bulunmak büsbütün başkadır.

Bediüzzaman “Zaman cemaat zamanıdır” derken şahıslarla uğraşmayın demek istemiştir. Cemaat/ kurum/ müessese/ sistem içinde şahsın hürriyeti vardır; ama değeri yoktur. Şahsın hatası ve günahı misyona, cemaate ve kuruma zarar vermez. Bediüzzaman bunu “şahsımın hataları Risale-i Nur’a zarar vermez” diye açıklamıştır. » Devamını Oku: Şahıs mı Misyon mu?

CHP’de Baykal Döneminin Sonu

12 Mayıs, 2010

Mustafa CAN
Deniz BAYKAL CHP’nin 12 Eylülden sonraki ikinci kurucusu ve genel başkanıdır. CHP’nin Mustafa KEMAL, İsmet İNÖNÜ, Bülent ECEVİT’ten sonra dördüncü genel başkanı olarak görev yapmıştır.
Mustafa KEMAL partinin kurucusu genel başkanı ve 12 yıl Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır. Bu süre içinde Cumhuriyeti kurmuş, devrimleri yapmış ve Osmanlı devletinden Lâik bir Cumhuriyet çıkarmıştır. İsmet İNÖNÜ Başbakanlık yapmış ve 12 sene Cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Bülent ECEVİT CHP’yi 12 Eylül öncesi çok partili hayatta CHP’yi kısa zaman diliminde de olsa iktidara taşımasını becermiştir. 12 Eylül sonrasında SODEP/SHP/CHP Ecevit’i partisine almamış olmasına rağmen DSP’yi kuran Bülent ECEVİT DSP’yi iktidara taşımasını bilmiş ve sağlık sorunları olduğu halde Başbakanlık yapmıştır. Ama ne var ki Deniz BAYKAL CHP’ye üç defa genel başkan seçilmiş ve 11 yıl Genel başkan olmasına karşın partisini iktidara taşıyamamış ve Başbakan olamamıştır.

Bu başarısızlığının elbette bir bedeli olacaktı… Ancak ne olursa olsun bir komploya kurban olarak ayrılmak zorunda kalması gerçekten üzücü olmuştur. » Devamını Oku: CHP’de Baykal Döneminin Sonu

Demokratlık…

10 Mayıs, 2010
M. Latif SALİHOĞLU
Bu meyanda ayrıca kudsî bir ölçüyü hatırlatıyorlar ki, Tarihçe–i Hayat’ta zikredilen bu ölçü şu sözlerle ifade ediliyor: “Şeriat, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir; yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulûlemirlerimiz düşünsünler.” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 59) Burada Hz. Bediüzzaman’ın söz konusu ölçü ve prensipleri ne zaman, niçin, ne maksatla ve hangi makamda ihdas ettiğine bakmamız gerekiyor. Bediüzzaman “Benim otuz seneden beri siyaseti terk ettiğime sebep, bir mübarek âlimin takip ettiği cereyanın tarafgirlik damarıyla, salih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhûr ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acip hatalara sebebiyet veriyor diye ‘Euzubillahimineşşeytâni vessiyaseti’ dedim, o zamandan beri siyaseti terk ettim” (Emirdağ Lâhikası, s. 237) demektedir.

Demek ki, 1910′larda şahit olduğu bir hadise sebebiyle bu sözü söyleyen ve onu “siyaseti terk” etme noktasına sevk eden asıl sebep, “tarafgirlik hissinin siyasetçiliğe karışması” dır. Biz böylesi bir tarafgirlikten, o gün olduğu gibi, bugün de, hatta yarın için de şiddetle kaçınır ve Allah’a sığınırız. Bununla beraber, Üstad Bediüzzaman’ın 1948–49′larda “Üçüncü Said” olarak tezahür etmesi ve siyasetle dışarıdan ilgilenmesinin, ömür boyu çekindiği “siyasî tarafgirlik”le hiçbir münasebetinin bulunmadığını bilmek lâzım. “Üçüncü Said” devresi, bizzat kendi ifadesiyle, “vazife–i hakikiye”den saydığı ve “mükellef olduğu bir büyük vazife” şeklinde tarif ve telâkki ettiği, Türkiye’yi, İslâm âlemini ve bütün beşeriyeti alâkadar eden geniş ve şümûllü bir “içtimaî vazifedarlık” devresinin adıdır. (Tarihçe-i Hayat, s. 490) Dolayısıyla, Üçüncü Said’den ve bu dönemin iktiza ettiği içtimaî mevzulardan söz etmek, basit “günlük siyaset” yazıları yazmak anlamına gelmiyor ve gelmemeli. » Devamını Oku: Demokratlık…

Anayasa Görevi Henüz Bitmedi

9 Mayıs, 2010

Mustafa ERDOĞAN

Bir süredir kısmi anayasa değişikliğine öylesine odaklandık ki, bizi bekleyen asıl büyük görevi neredeyse unutmak üzereyiz: Türkiye’nin halâ baştanbaşa yeni bir anayasa yapmaya ihtiyacı var.

Neden böyle bir ihtiyacımız olduğunu şimdiye kadar muhtelif vesilelerle yazıp anlattım, ama bir kere daha anlatmaya değer. Her şeyden önce, halihazırda yürürlükte bulunan anayasa yapılan bütün değişikliklere rağmen başlangıçtaki çoğulcu-demokratik anlayışla uyuşmayan felsefesini halâ muhafaza ediyor. Doğrusu şu ki, bugüne kadar yapılan değişiklikler 82 Anayasasının felsefesine hemen hemen hiç dokunmadı.

Baştanbaşa 1982 Anayasası’na nüfuz etmiş olan bu felsefenin başlıca dört ayağı var: Devletçilik, milliyetçilik, lâikçilik ve korporatizm. Devlet merkezli ve “hikmet-i hükümet”çi bir siyasi birlik tasavvurunun vesayetçi bir devlet sistemine yol açmış olması hiç şaşırtıcı değil. Halihazırdaki birlik-bütünlükçü ve çağdaşçı devlet pratiğinin arkasında da milliyetçilik ve lâikçiliğin yer aldığı şüphe götürmez. Nihayet, “kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekkülleri”nden tutunuz da siyasi partilere reva görülen sıkı düzene kadar birçok şeyin korporatist siyasi felsefenin bir yansıması olduğu da açık.

Ne var ki, bunların hiçbiri özgürlükçü ve çoğulcu bir siyasi birlik tasavvuruyla bağdaşmıyor. Öyleyse, bizim, böyle bir siyasi felsefeye hukuki-resmi bağlayıcılık kazandırmak şöyle dursun, bunu uzaktan-yakından çağrıştırmayacak bir anayasaya ihtiyacımız var. » Devamını Oku: Anayasa Görevi Henüz Bitmedi