Süleyman Demirel’in Eko Enerji Dergisine verdiği Röportaj:
Röportaj için tıklayınız: http://www.ekoenerjidergi.com/
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Sayın Cumhurbaşkanım, Haziran ayında Türkiye’nin gündemi önemli olaylarla dolu geçti. Hepsi birbirinden önemli, ama önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, kontrolsüz nükleer çalışmaları nedeniyle İran’a uygulanacak yaptırımlara ilişkin oylamada, Batı’ya ve ABD başta olmak üzere tüm daimi üyelere karşı, Brezilya ile birlikte “Hayır” oyu kullanılması üzerinde duralım istiyorum. ABD’nin ısrarla, “Hiç olmazsa çekimser kalın” demesine rağmen bu yapıldı. Türkiye’nin bu tutumu, sorunun çözümü için İran ve Brezilya ile birlikte uranyum takası konusunda imzaladığı üçlü deklarasyona bağlanıyor. Oylamadan iki hafta sonra Brezilya deklarasyondan çekildi, ama Türkiye İran’ın yanında yerinde koruyor. Başbakan Erdoğan, G-20 zirvesi münasebetiyle Kanada Toronto’da, bu konudaki tutumun gerekçelerini Başkan Obama’ya açıklamış olsa da, Amerikan tarafı tatmin olmuş görünmüyor. Kaldı ki Amerikan yönetimi, “Türkiye bağlılığını kanıtlasın” diye uyarı bile yaptı. Bu arada stratejik ortaklık zarar görmekten öte “bitti” yorumları da yapılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
SÜLEYMAN DEMİREL: Mesele, basit bir mesele değil. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin dış politikadaki tutum ve davranışı ile çok yakından ilgili. Bir de dünyanın benimsediği meseleler var. Bu meselelere karşı dünyanın gösterdiği hassasiyetler var. Öyle bakıldığı zaman, olayın içine biraz girmek lâzım.
Bir defa şunu ifade edelim: Dış politika, milletlerin, devletlerin birbirine karşı güveninin ve karşılıklı menfaatlerinin, saygısının özetidir. Yani, eğer karşılıklı menfaatler örtüşmüyorsa, karşılıklı taahhütlere girişmek, onları tutamamak manasına gelir. O zaman da güven olmaz. Güven çok önemli hadisedir. Yani, insanların birbirine güvenmesinden daha önemlidir milletlerin, devletlerin birbirine güvenmesi.
Türkiye’nin bir diğer temel prensibi de, yurtta sulh, cihanda sulhtur. Yani, Türkiye savaş olsun istemez. Kendisi savaşa girmek istemez. Başka yerlerde savaş olsun istemez. Savaş olabilecek meselelerde destek de olmak istemez. Türkiye bir dünya devletidir, bölge devletidir. Türkiye tabii ki gücü, kudreti bakımından henüz bir global aktör değildir. Dünya meselelerinde de yatıştırıcı, barışa hizmet edici rolü bu zamana kadar hep oynaya gelmiştir.
Türkiye kendi sorunlarında da, başkalarıyla yeni sorun çıkarmamak gibi, ama kendi sorunlarını da barışçıl yollardan çözmek gibi bir politikayı takip eder. Türkiye şuna inanır ki, bizim bu zamana kadar gördüğümüz, diplomaside son yoktur. Diplomasi fevkalâde zengin bir sahadır. Sadece sabır ister. Karşılıklı diyalogların muhafazasını ister.
Şimdi Birleşmiş Milletler’de yaptırım meselesi işin bir parçasıdır. Bu parça dünyanın bilhassa nükleer silahlar meselesindeki hassasiyeti bakımından çok önemlidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında görülmüştür ki, bir defa daha bu nükleer silahlar kullanılmamalıdır. Bunların kullanılması bir vahşettir ve insanlığın sonunu getirebilir. Sadece sekiz ülkede nükleer silah vardır. 50’ye yakın ülkede nükleer güç enerji üretmek maksadıyla kullanılıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde de nükleer güçten diğer barışçıl maksatlar için yararlanılıyor. Ama savunma maksatları için veya savaş maksatları için nükleer silahları kullanabilecek ülke sayısı sekiz. Nükleer silahların yayılmaması için karşılıklı anlaşmalar yapılmıştır. Birçok ülke bu anlaşmayı imzalamıştır. Birleşmiş Milletler’e dahil olan ülkelerin hemen hepsi imzalamıştır.
Nükleer silaha bakış tarzı da şöyledir: Kissinger’in bundan iki sene evvel Münih Security Summit’in de (Güvenlik Zirvesi’nde) çok enteresan bir beyanatı oldu. Kissinger dedi ki, “Eğer insanoğlunun ilahlardan çaldığı bu ateş topu insanlığın aleyhine kullanılırsa dünyanın sonu olur”. Yani, ne yapıp yapıp bu ateş topunu insanlığın aleyhinde kullandırtmamak lâzım.
Dünyada birkaç devlete rouge (ruj) devlet (kırmızı devlet) olarak bakarlar. Bu devletlerin eline eğer nükleer silah geçerse, bunların bunu ne zaman, nerede, nasıl kullanacağı belli olmaz. Çünkü, bu devletlere karşı dünyada genel bir itimatsızlık vardır. Ayrıca bu nükleer silahlar bugün dünyanın çok çekindiği, çok sıkıntı çektiği, çok ızdırap çektiği terörün eline geçerse, o zaman tamamen sorumsuz ellere geçmiş olur.
Şimdi ellerinde nükleer silahlar bulunan ülkeler kendilerini sorumlu sayıyor. Dünya da genel olarak onlara pek başka bir şey diyemiyor. Gerçi sözü ediliyor. Pekâlâ İsrail’in elinde nükleer silah var. Hindistan’ın, Pakistan’ın elinde nükleer silah var. İngiltere, Fransa, Amerika’nın elinde var. Rusya’nın ve Çin’in elinde var. Kuzey Kore’nin elinde de var, bilindiği kadarıyla. Pekâlâ Kuzey Kore’ye bir şey diyor, “ruj devlettir” diyor.
İran’ın ise nükleer enerjiden yararlanma hususundaki gayretlerini, “Bu nükleer enerjiden yararlanma bahanesiyle nükleer silah üretecek” diyor. Aslında İran’ın nükleer silah üretmesinden korkulan şey, şayet İran’ın eline nükleer silah geçerse, bunun İsrail’i ortadan kaldırabileceği korkusudur. Burada İsrail’in daha önce davranıp İran’ı ortadan kaldırmaya tevessül edebileceği gibi endişeler var.
Bu karmaşıklığın içerisinde mümkün mertebe bugünkü dengeleri bozmadan, “Eğer İran nükleer silah yapmazsa bu sıkıntılar, bugünkü kaygılar ortaya çıkmaz” deniliyor. İran da bir türlü Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı vs. ile, Birleşmiş Milletler’in atomu kontrol eden, nükleer enerjiyi kontrol eden teşkilatları ile tam bir anlaşmaya varmıyor. Onlara teminat vermiyor, veremiyor yahut teminatları kabul görmüyor. İran’ın, bir gün bu nükleer silahları yaparsa, etrafına da, dünyaya da zarar vereceğinden korkuluyor.
Bilhassa 11 Eylül hadisesinden sonra da bu korkular daha yüksek seviyeye gelmiştir. Çünkü ideolojik kavga yapanların, bu kavgalarında sınır yok. Yani, ideolojik kavganın akla, mantığa dayanır tarafı yok. İran bir gün ideolojik kavga yapma gibi bir hevese kapılırsa diye İran’dan endişeler var.
Bu kargaşanın içerisinde İran ne yapsın? Dünyada şu da kabul edilmiştir ki, İran da gayet tabii diğer ülkeler gibi nükleer enerjiden barışçı maksatlar için yararlanabilir, ama bu kadar. Şayet bundan öteye gidecek olursa, buna mani olunmalıdır. Mutlaka mani olunmalıdır. Ama iş işten geçinceye kadar beklememek lâzımdır. Yani, bir tedbir alınamaz hale geldikten sonra, iş işten geçmiştir. Oraya kadar beklememek lâzımdır. Ama, İran barışçı maksatlar için nükleer enerjiyi kullanmalıdır. Kesinlikle, silah yapmak için kullanmamalıdır. Türkiye’nin resmi politikası budur.
Şimdi, İran ile Amerika’nın arası zaten başka sebeplerden dolayı da açıktır. Daha önceki senelerden gelen hadiselerden dolayı. Amerika ondan dolayı da İran’a güvenmiyor. Türkiye açısından ise İran, Türkiye’nin komşusudur. Türkiye ile İran arasındaki münasebetlerin tabii ki düzgün gitmesi lâzımdır. 400 seneyi aşan süredir aralarında bir çatışma yoktur. İran da aslında büyük bir devlettir ve bu iyi komşuluğun devam etmesi lâzımdır.
Rejim meselesi, birtakım alınganlıklara sebep olmuştur. Fakat dünya şu neticeye gelmiştir ki, rejim bir memleketin iç meselesidir. Kimse kimseyi idare etmeye kalkışmamalıdır. Nitekim, komünist rejim yıkılmadan önce de bu kanaate gelinmişti. Yani, bir ülkenin rejimi başka ise, onunla münasebette olunmaz diye bir kural yok. Rejim, herkesin kendisinindir. Bir ülke sizin ülkenize Rejim ihraç etmeye kalkarsa, ona karşı tedbir gayet tabii ki alınır.
Türkiye, “İran ile Amerika arasındaki bu münasebetler acaba yumuşar mı? Türkiye herhangi bir fonksiyon yapabilir mi? Yani, İran ve Amerika arasındaki zıtlaşmayı ortadan kaldırmaya yardımcı olabilir mi?” diye bir adım attı. Bu adımda işte Brezilya, Türkiye ve İran bir yerde bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmaya göre, uranyumda bir takas muamelesi yapılacak ve bu takas muamelesi Amerika’nın endişelerini ortadan kaldıracak diye düşünüldü. Fakat görüldü ki, bu Amerika’nın endişelerini ortadan kaldırmadı.
Burada şu oldu: Bu takas anlaşması yapıldıktan sonra Türkiye ne yapacak? Türkiye ve Amerika zor durumda kaldılar. Buradan anlaşılıyor ki, tam bilinmese bile, bu meselede Amerika ve Türkiye birbirine yardımcı olmak gibi bir niyet içinde iken, anlaşılıyor ki, kâfi miktarda konuşmamışlar. Şimdi Amerika bu takas anlaşmasını kâfi görmedi, hatta bunu iyi karşılamadı. Hâlbuki Türkiye, Amerika’nın bunu iyi karşılayacağını zannediyordu.
Bunun üzerine Amerika hem Çin’i ve hem de Rusya’yı ikna etti, İran üzerine yaptırım getirdi. Burada Türkiye ne yapacaktı? Türkiye, “Ne yapalım? Madem Amerika, Çin, Rusya ve Birleşmiş Milletler Daimi Komisyon Üyeleri böyle düşündüler, biz de onlarla birlikte hareket edelim veya çekimser kalalım” diyebilir miydi? Çünkü yanlış bir tane değil, Türkiye böyle diyebilir miydi?
Birtakım çevrelere göre diyemezdi(!). Bu adımı atmıştır ve ahde vefa söz konusudur. Türkiye bir bağımsız devlettir. Bugün attığı adımı yarın yalamak durumunda kalırsa, Türkiye’nin prestiji sarsılır. Bunda ağırlık vardır. Peki, ne yapabilirdi? Çekimser kalabilirdi. Çekimser kalması da, bu kadar eleştiri getirmese bile, yine de bir miktar eleştiri getirirdi.
Birleşmiş Milletler’de kullanılan oy hikayesi bence, Türkiye’nin İran ve Amerika arasındaki münasebetlerin düzelmesine yardım edeyim derken, ters netice çıkmasının sonucudur. Bence buna kimsenin darılıp gücenmemesi lâzım. Türkiye başka türlü hareket edemezdi.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Şimdi Sayın Cumhurbaşkanım, İran ile ilgili uranyum takas işine ilişkin olayın gelişmesi böyle de, Türkiye’nin onun dışında İran’la dikkat çekici bir yakınlaşması var. İran’la ilişkilerini geliştirmesi, İran, Suriye, Türkiye işbirliği görünümü, Batı’da kuşkuyla bakılıp dikkat çekiyor. Gerçi bu iki ülkenin dışında Ürdün ve diğer Ortadoğu ülkelerine yakınlaşma var, Türkiye yüzünü Ortadoğu’ya çevirdi, ancak özellikle İran ve Hamas yakınlaşması dikkat çekiyor. Hamas yakınlaşması da İsrail ile aramızda büyük sıkıntı yaratan bir Gazze krizi çıkardı. Türkiye’nin Ortadoğu’da aldığı inisiyatif ABD ile stratejik işbirliğine ve Batı’ya ters olarak değerlendiriliyor. Batı’dan-Doğu’ya kayma ve rejim üzerinde duruluyor da, siz bu açıdan ne dersiniz?
SÜLEYMAN DEMİREL: Bence Gazze ve İsrail işi de ayrı, yani şu anlattığımdan ayrı, İran ve nükleer enerjiden ayrı, ama İran ve Gazze yine var. Şimdi, Türkiye bir bağımsız devlettir. Yalnız bugün dünyada birbiriyle bağımlı olmayan devlet yoktur. Mono devlet yoktur. Kendi sınırlarını kapatıp yaşayabilecek devlet de yoktur. Enterdependence (birbirine bağımlı olma) denilen bir olay vardır, bütün dünya birbirine bağlıdır. Bu bağımlılık milletlerin sovereignty denilen egemenliğini ortadan kaldırmaz. Dünyanın şartları budur. Devletler yine egemendir.
Ancak, egemenlik denilen olay, dün anlaşıldığı gibi değildir. Bugün dünya küçülmüştür. Teknoloji çok ilerlemiştir. Dünya globalleşmiştir. İnsanlar birbirlerinden almaya satmaya mecburdur. Ayrıca, insanlar hep beraberce dünyada barışı korumaya mecburdur ve dünyayı tehdit eden iklim gibi, açlık gibi, terör gibi, bulaşıcı hastalıklar gibi, göç gibi meselelerde beraber hareket etmeye mecburdurlar. Yani çoklu dünya, ama tek dünya. Birden fazla dünya yok, bir tane dünya var. Bu bir dünyanın üzerinde insanlar birbirini daha iyi anlamaya, birbirleriyle daha iyi işbirliği yapmaya mecburdurlar. Şimdi böyle bir mecburiyetin içinde iken, ister istemez karşılıklı genel anlaşmalar vardır, karşılıklı anlaşmalar vardır.
Şimdi bağımsızsınız, yalnız bu bağımsızlığınızın gereğini yerine getirirken, ahde vefa denilen prensiplere de sadık kalmanız lâzım. Yani, sizin eğer bir devletle bir taahhüdünüz varsa, bir anlaşma yapmışsanız, bir şey üzerinde anlaşmışsanız, başka bir devletle onu rahatsız edecek anlaşma içine giremezsiniz. Girerseniz, itibarınız ortadan kalkar, itibarsız hale gelirsiniz. Yani bu aslında multilateral (çok yönlü) politika denen politikaların da kuralıdır. Bugün bütün dünya çok yönlü politikayı kullanıyor. Yalnız dünyadaki ülkelerin birbirlerine olan anlaşmalarına da sadakat gösteriliyor. Sadakat gösterilmediği yerde o anlaşmalar görünür halden çıkıyor, ama o ülkeler de görünür halden çıkıyor.
Şimdi biz eğer Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik ortaksak, bunun icabı neyse ona uymak lâzım. Amerika’nın da buna uyması lâzım. Eğer biz bunun icabına uymuyorsak, Amerika’nın aleyhine biz bir başka devletle bir münasebetin içine giriyorsak, stratejik anlaşma bozulmuştur, yahut zedelenmiştir. O zaman bizim anlaşmamız stratejik anlaşma değildir, çünkü stratejik anlaşma sınırsız bir anlaşmadır.
Demek ki biz Amerika ile stratejik anlaşma yapmışız, fakat biz uyamamışız yahut onlar uyamamış, her neyse. Ama bizim başka devletle bir münasebette bulunmamıza, münasebetin ölçüsüne göre, eğer bu stratejik anlaşma mani ise bulunmamak lâzım. Yok, stratejik anlaşma mani değilse, buna kimse bir şey diyemez. Veya bir devletle anlaşmanız, başka bir devletin aleyhine bir anlaşma yapmanız gibi bir durumu önlemiyorsa, onu yapmamanız lâzım.
Bu limitler içerisinde ülkelerin birbirileriyle olan münasebetleri, o ülkeleri bir bloktan alıp başka bir bloğa veya bir eksenden alıp başka bir eksene götürmez. Esasen bugün blok da yoktur. Yalnız işbirliği beraberlikleri var. En büyük beraberlik Birleşmiş Milletler’dir, üyesisiniz. Sonra NATO var, NATO’nun üyesisiniz. Avrupa Birliği var. Avrupa Birliği üyeliğine adaysınız. Çeşitli anlaşmalar var. Bir de şu var; dünden kalma ideoloji kavgaları. Dünkü bloklaşmalarda vs.’de bu ideoloji kavgaları çok önemli yer tutuyordu. Bugün öyle bir ideoloji kavgası yoktur.
Dün daha çok devlet olarak hangi esaslarla idare ediyorsunuz, rejiminizin temeli nedir, rejiminizin temeli insan hakları mıdır, demokrasi midir, yoksa rejiminizin temeli tek parti idaresi midir, rejiminizin temeli krallık mıdır, imparatorluk mudur bunlara bakılıyordu. Bugün bunlara öyle bakılmıyor, bu kriterler de çok değer kaybetmiştir. Yani, rejim her ülkenin kendi meselesidir. Ama yine de aynı idare tarzı benimsenmiş ya da denenmiş, aynı şekilde insan haklarına inanan, aynı şekilde hayat tarzına inanan, aynı şekilde adalete inanan, aynı şekilde hürriyete inanan ülkeler gene birbirlerini yan yana görüyorlar. Ama bu, bugün için bir blok teşkil etmiyor.
Şimdi böyle olunca, başka bir devletle münasebette bulunmak, efendim bizim yanımızdan o tarafa kaydı anlamına gelmiyor. Söylendiği gibi, sizin bir itibarınız var. Türkiye demokratik, seküler, sosyal bir hukuk devletidir. Eğer tutumunuz, davranışınız bunu bozuyorsa, sizin dünya üzerindeki itibarınız bozulur. Yani, “Siz kendinize böyle diyorsunuz, ama böyle değilsiniz” derler size. Yoksa, bundan dolayı demokratik, seküler, sosyal hukuk devleti olan ülkeler bir yana, olmayanlar başka bir yana diye bir ayrım yok bugün. Yani resmi bir ayrım yok, değişik ülkeler var.
Benim demek istediğim şey şudur: Biraz komplike anlattım, ama meselenin çok önemi var. Yani biz bir ülkeyle anlaşma yapınca veya dost olunca, başka biriyle anlaşamayız diye bir şey yok. Ama herkese mavi boncuk göstererek, çok yönlü dış politika olmaz. O şekilde davranış sizin güvenilirliğinizi ortadan kaldırır. Onun içindir ki, İran’la veya Suriye’yle veya Irak’la veya başka bir ülkeyle, Türkiye’nin başka ülkelere vaki taahhütlerini bozmamak şartıyla münasebetleri eksen değiştirme anlamına gelmez.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim, siz geçmişte Birleşmiş Milletler’in Filistin sorunu için kurduğu bir uluslararası komisyon içinde yer almıştınız, o konuyla ilgili bir söyleşimizde, Hamas’ın terörist bir örgüt olduğunu söylemiştiniz. Şimdi Hamas’ı terörist kabul etmeyen bir Başbakanımız ve onunla ilişki kuran bir hükümetimiz var. İsrail’in Hamas kontrolündeki Gazze’ye uyguladığı ambargoyu delme girişimine de AKP iktidarı, Mavi Marmara gemisi macerasıyla öncülük etti ve bundan Türkiye dış politikada kazanmadı, ama kayıp var görünüyor. İsrail’in gemiye müdahalesi, Türkiye-İsrail ilişkilerini çok gerdi, ancak Başkan Obama’nın Toronto’da Başbakan Erdoğan’dan İsrail ile aranın düzeltilmesini istediği biliniyor. Arap ülkelerinin İsrail’e karşı buna benzer bir davranışı yok. İran da benzerini yapmadı. Bu konuda da görüşünüzü almak istiyorum.
SÜLEYMAN DEMİREL: Şimdi o konuya geleceğim. O şöyle; Filistin meselesi yine nükleer meseleden daha az olmamak şartıyla, karışık bir meseledir. Gazze meselesi, Filistin meselesindeki parametrelerden biridir. İsrail Devleti asrın hadisesidir. İsrail Devleti’ni bugünkü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni teşkil eden Çin hariç, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Fransa ve İngiltere olmak üzere dört devlet kurmuştur. İsrail’in varlığı dört devletin teminatı altındadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin de özellikle teminatı altındadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Arizona Eyaleti’nin güvenliği ile İsrail Devleti’nin güvenliği arasında bir fark yoktur onların gözünde.
Şimdi, böyle bir yerde İsrail gelmiş, o devleti kurmuş. Fakat buna itiraz olmuş. Filistin’de yaşayan Arap ahali, Filistin halkı buna itiraz etmiş. Bu itirazın sonucu savaş olmuş ve bu savaşı adam kazanmış. Savaşla kazandığı topraklardaki yerli ahaliyi oradan çıkarmış. Bunlar mülteci olmuş, başka yerlere gitmişler.
Nihayet bir gün gelmiş Filistin Kurtuluş Örgütü kurulmuş. Bu örgüt Filistin’in dışında kurulmuş. Bu örgüt İsrail’e karşı savaş açmış. Örgütün hedefi; bu topraklarda İsrail’in hakkı yoktur, İsrail buradan sökülüp gidinceye kadar bu savaş devam edecektir. Ortadaki neden bu. Adam 20-30 sene savaşmış, fakat bakmış ki bu mümkün değil.
Yasser Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü – El Fetih Teşkilatı, dünyanın patronajında, İsrail ile anlaşmışlar. Madrid Anlaşması, Oslo Anlaşması diye gelmişler, İsrail Filistin’i devlet olarak kabul edecek, Filistin de İsrail’in oradaki varlığını kabul edecek. Yasser Arafat, Tunus’tan kalkmış İsrail’e gelmiş, anlaşmışlar. İsrail’de Filistin Devleti kurulacak, önce Filistin Yönetimi kurulmuş, Filistin Devleti kuruluncaya kadar birtakım pürüzlü işler var, bunlar düzeltilecek ve devlet kurulacak.
Bu arada Arafat ölmüş. Filistin ikiye bölünmüş. Bir bölümü tarafından, Arafat’ın kabul ettiği, El Fetih’in kabul ettiği, “İsrail devletini tanıyoruz”, İsrail Devleti de “Siz bizi tanıyorsanız biz de sizi tanıyoruz” kuralı bozulmuş.
Hamas diye örgüt meydana gelmiş, “Biz ölünceye kadar bu topraklardan İsrail’i çıkaracağız, onun için cihat edip savaşıp uğraşacağız”. Filistin Devleti kurulamıyor, ikiye bölünmüş, El Fetih tarafı ve Hamas tarafı. Şimdi, Hamas tarafının şartları fevkalâde ağır, ama ülke kimin? Ülke, Filistin toprağı mı, İsrail toprağı mı? Yani, uluslararası düzene bakarsanız karmakarışık. Çünkü, orta yerde Filistin Devleti yok.
Burada Gazze denilen bölgede, ki aslında çok güzel bir yerdir, ahali İsrail tarafından ablukaya alınmış, çünkü onlar savaşa karar vermişler. Bu savaş İsrail ile Hamas arasında fiilen devam ediyor.
Şimdi Türkiye hükümeti burada, Gazze’deki halkın bu durumuna karşı çıkıyor. Türkiye hükümetinin aynı zamanda İsrail ile de münasebetleri düzgün. Ama bir gün geliyor ki, Davos’ta mesele patlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsrail Cumhurbaşkanına, “Siz adam öldürürsünüz, çocuk öldürürsünüz, siz canisiniz, öldürmeyi bilirsiniz” gibi hitapta bulunuyor. Orada ilişkinin kırılması başlıyor. Türkiye tamamen Gazze’deki insanların savunucusu haline geliyor. İsrail ise Türkiye’nin bu tavrını yadırgıyor ve İsrail ile Türkiye arasındaki münasebetler gittikçe kopuyor.
En sonda Gazze’ye yardım gemisi gidiyor. Bu Mavi Marmara gemisi, Türkiye’nin gemisi. Bu gemi daha İsrail’in karasularına girmeden, uluslararası sularda iken, İsrail komandoları tarafından hücuma uğruyor, 9 kişi hayatını kaybediyor, gemiyi alıp götürüyorlar. Gemiyi hâlâ orada zaptediyor.
Şimdi Türkiye, gemiyle beraber oraya götürülen insanların kurtarılmasını Amerika sayesinde sağlamıştır. Önceki gün Obama ile yaptığı konuşmadan da görüyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, “Gemiyi iade etsinler. Tazminat versinler ve özür dilesinler” diyor. Yani, orta yerde uluslararası bir mesele var. Hiç değilse İsrail ile Türkiye arasında önemli bir mesele var. Bu mesele karşısında da dünya bölünmüş. Ancak, Gazze’deki insan haklarının durumuna bütün dünya karşı çıkıyor. Yani, “Bu insanlar bu ablukadan kurtarılmalıdır” diyor, Amerika dahil. Türkiye tabii ki, ablukadan kurtarılmalıdırın dışında bir de kendi kolunu kaptırdı.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim buna açıklık getirelim, kime kaptırdı, Hamas’a mı?
SÜLEYMAN DEMİREL: İsrail’e kaptırdı.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Hamas’a el uzattı, İsrail’e kolunu kaptırdı.
SÜLEYMAN DEMİREL: Yani daha doğrusu, bir mesele çıktı. Türkiye, nasıl oradaki gemisini kurtaracak? Yani, dün orada gemisi yoktu. Türkiye’den özür dilenecek bir şey de yoktu. Tazminat gerektirecek bir şey de yoktu. Bugün hepsi oldu. Bir mesele çıktı. Şimdi uluslararası alanda mesele çıkarmak kolay olabilir. Mesele çözmek zordur. Türkiye’nin bir meselesi oldu, İsrail ile sürtüşme.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Türkiye bu soruna gereksiz yere girip bulaşmadı mı?
SÜLEYMAN DEMİREL: Gerekli, gereksiz, o ayrı mesele, ama oldu. Türkiye mecburdu diyen de var, değildi diyen de var. Her çeşit yorum yapılıyor, ama şurada haksızlık var; gemiye uluslararası sularda müdahale edilmiş olması, ağır silah kullanılmış olması, insanların öldürülmüş olması. Bunlar kabul edilemez.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim baştan beri konuştuğumuz, İran’la yakınlaşma, Güvenlik Konseyi’nde “Hayır” oyu kullanma, Hamas’la yakınlaşma ve İsrail ile sürtüşme olayları, Türkiye’nin Avrupa’dan umudunu kesmişçesine AKP dış politikasıyla Ortadoğu’ya yöneltilmesi Amerika’da, Batı’da, dünyanın diğer yerlerinde, Türkiye’nin ekseni kaydı şeklinde algılanıyor, ama siz az önceki açıklamanızda eksen kayması olmadığından söz ettiniz. Halen devletimizin yazılı temel ilkeleri açısından kaymamış olsa da, fiiliyatta kaymadı mı? Bu eksen kayma algılamasına hiçbir şekilde katılmıyor musunuz?
SÜLEYMAN DEMİREL: Katılmıyorum, hayır. Hiçbir şekilde katılmıyorum. Şimdi bakınız, Suriye Türkiye’nin komşusudur. Senelerce Suriye ile Türkiye’nin arasındaki münasebetler düzgün değilse, bunun tarihi sebepleri vardır. Yakın tarihten gelen sebepleri vardır. Ama bir gün gelecektir ki, bunlar düzelecektir, çaresi yoktur. Veya Irak Türkiye’nin komşusudur. Irak’la Türkiye’nin münasebetleri kötü olacaktır diye bir şey yoktur. Bu münasebetleri düzeltebiliyorsanız, bununla Türkiye eksen kaydırmış olmaz. Çünkü, Türkiye Suriye’nin yanına gitmiyor, Suriye’nin rejimini benimsemiyor, Suriye’nin politikasını benimsemiyor. Türkiye kendi politikasını, Suriye de kendi politikasını yürütüyor. Ama işbirliği yapılabilecek bir alan var.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Dış politikaya ilişkin bu analizlerinizden sonra, müsaade edecek olursanız, Türkiye’nin bir numaralı sorununa, bölücü terör konusuna gelelim istiyorum. Terör son günlerde, özellikle Haziran ayı içinde “gemi azıya aldı” tabirine uyan biçimde çok şiddetlendi. Maalesef her gün bir yerlerden şehit cenazeleri kaldırıyoruz. Bölücübaşı İmralı’daki hücresinden “31 Mayıs’tan sonra ben kenara çekiliyorum, başınızın çaresine bakın” derken, örgütüne harekete geçme emri vermiş görünüyor. Genelkurmayın istihbarata dayanarak “terör artacak” uyarısını yaptığı gün, Şemdinli’de dokuz şehitle başlayan kan akışı sonrasında neredeyse hiç ara vermedi. Kuzey Irak sınırında, 10 km kadar içlere uzanan şekilde askerlerimiz teröristlerle çarpışıyor. Terördeki artış, içeride AKP’nin yanlış Kürt açılımına bağlandığı gibi, dış politikadaki yanlışlıklarla da ilişkilendirilmeye çalışılıyor ve Başbakan “Bu işin arkasında taşeronlar var” diyor, ama onların kim olduğunu açıklamıyor. Dün Başbakan ilginç bir açıklama daha yaptı, “Biz Afganistan’a kadar gidiyoruz, NATO ’da Kandil’e gelsin” dedi. Ancak, bu tehlikeli bir talep de, siz şiddetlenen terör ve konuya ilişkin gelişmelerle, karşılaşabileceğimiz tehlikeler konusunda ne düşünüyorsunuz?
SÜLEYMAN DEMİREL: Evet terör, Türkiye’nin en büyük belasıdır. Tabii, Türkiye’deki mesele sadece terör değildir. Türkiye’nin dağlarında, resmi devlet güçlerinin dışında silahlı adamlar dolaşmakta. Bu silahlı adamlar halka eziyet etmekte. Devletin silahlı güçlerine ateş açmakta. Askerini, polisini şehit etmekte. Devletin görevlilerini şehit etmekte. Velhasıl Türkiye’de çok büyük bir huzursuzluk meydana gelmiştir. Halen Türkiye çok huzursuz günler yaşıyor. Bu nasıl önlenir meselesine cevap bulmak da zor. Neden bu hale geldi sorusuna cevap bulmak da zordur. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.
Benim tabii söyleyeceğim birtakım şeyler var, ama bu ortamda söyleyeceğim şeylerin çok faydası olacağını sanmıyorum. Ama ben gene şunu söyleyeceğim: Bu terör ile Türkiye’deki etnik yapı karıştırılmamalıdır. PKK terörü dediğimiz terör, dışarılardan bir bağımsızlık hareketi olarak görülüyor. Onların iddiası da o zaten. Yalnız içerde de bu bir bağımsızlık hareketi gibi görülmeye başlarsa, o taktirde bunu benimseyecek olanlar vardır, buna karşı çıkacak olanlar vardır. Bu çok kötü olur. Yani, şunu demek istiyorum; bu hareketin arkasına şu veya bu şekilde düşebilecek olanlar vardır. O zaman bizim birliğimiz bozulur. Bu hareketin arkasına düşülme hadisesinin görüldüğü durumda halkımız bölünür.
Bu zamana kadar kendisini Türk sayan, kendisini Kürt sayan, kendisi hangi etnik gruptan geliyorsa gelsin vatandaşlarımız, bu 30 senelik vur-kır’a çok iyi dayandılar. Türkiye’de insanlar karışık oturuyorlar. Fakat gidişat; her geçen gün insanlar birbirlerinden soğumaktadır ve devletten de soğumaktadırlar. Her iki taraf da devletten soğuyor. Yani bir tarafta şehitlerine ağlayan halk, devleti güçsüz görüyor. Bu çok önemlidir. “Üç-beş tane çapulcunun hakkından gelemediniz(!)” feryadı çok önemlidir. Devletin evvelâ bu kanı durdurması lâzım. Kan, “dur” deyince durmaz. Devlet, devlet ise kanı durdurması lâzım.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Aksine, kan akışı son zamanda çok arttı.
SÜLEYMAN DEMİREL: İstenen de odur. Efendim böyle denildiği zaman demogoji hazırdır. Şiddet mi istiyorsunuz? Şiddet, istemeye bağlı değil ki, şiddet zaten oluyor. Ama ülkenin kanunlarını uygulayıp, ülkeyi huzur ve sükûn içerisine getirmeleri lâzım. Kanunlar yetmiyorsa, yeni kanunlar çıkarmaları lâzım. Bu istikamette bir adım görmüyorum.
Güvenlik kuvvetleri elinden geleni yapıyor. Fakat, güvenlik kuvvetleri çok zedelenmiştir. Bilhassa Silahlı Kuvvetler üzerindeki bu Ergenekon hadisesi dolayısıyla yapılan tartışmalar, muvazzaf olan görev başında bulunan generallerin dahi sorgu suale tabi tutulabilmesi ve bir Ordu Komutanı ki, bu Ordu Komutanı o bölgede görev yapıyor, bir Ordu Komutanı’nın mahkemelere götürülebilmesi falan, bunları çok zedelemiştir. “Efendim ne yapalım, suç varsa dokunmayalım mı?” değildir mesele. Meseleye doğru bir yaklaşım tarzı olmalıydı. Devletin çok önemli iki organı, gerek yargı organı gerekse askeri çok hırpalanmıştır.
Ben bunu daha önce de söyledim; “Gelin halkı bölmeyin” bir. İkincisi, bu çeşit hadiseleri hoş görmeyin, cesaret vermeyin. Üçüncüsü, devletin görev yapan kurumlarını görev yapamaz hale getirmeyin (!).
Bir diğer olay da, yani bu terörün kökü neredeyse oraya kadar gitmek lâzım.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Kandil Dağı’na.
SÜLEYMAN DEMİREL: Efendim, “Kandil Dağı’na gidemeyiz” diyorsanız, bu olmaya devam eder.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Şimdi Efendim, “NATO ile gidelim” diyorlar, ona ne dersiniz? Böyle bir davranış, Kürdistan denilen o bölgeyi elden çıkarıp uluslararası güce teslim etmek olmaz mı, NATO bu işe bulaşabilir mi?
SÜLEYMAN DEMİREL: Efendim, NATO’nun bu işlere bulaştırılması fevkalâde yanlış olur, çok yanlış olur. Zaten bu NATO’nun sahası değildir. Daha doğrusu Türkiye’nin içindeki ve karşısındaki terörü bastırmak Türkiye’nin kendi işidir. Türkiye, dış güçleri karıştırmamalıdır.
“Efendim, bu sadece askeri tedbirlerle olmaz, siyasi, ekonomik, sosyal tedbirleri almak lâzım” diyorsanız, hangi tedbiri almak lâzımsa alın, ama bunu durdurun(!). Vatandaşın isteği budur. Bu daha çok devam ettiği sürece, devlet olarak daha çok zaafa uğrayacağız. Devlet olarak daha çok zaafa uğradıkça, uluslararası zeminde de itibarımız daha çok azalacak.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim, Diyarbakır’da dün yapılan, Şeyh Sait’i anma töreni hakkında görüşünüzü almak istiyorum. Bildiğiniz gibi Şeyh Sait, halkı din adına savaşmaya çağırarak Kürt isyanı başlatmış bir kişi, İstiklal Mahkemesi’nin aldığı karar uyarınca 47 arkadaşı ile birlikte 1925’de idam edilmişti, 85 yıl sonra büyük bir yöresel etkinlikle anıldı. Ayrıca, Güneydoğu’da PKK’nın siyasi uzantısı ve şehir yapılanması denilen KCK ile bağlantılı olduğu iddia edilen BDP (DTP) kökenli bazı belediyeler yöresel özerklikten söz eder oldular. Güneydoğu’da terörü aşan boyutta Kürtçü siyasi ve devletin birliğine karşıt gelişmeler izleniyor. Bu arada, Kırmızı Kitap da denilen “Milli Güvenlik ve Siyaset Belgesi”nde iç tehdit unsurlarının tanımına ilişkin değişiklik çalışması yapıldığı ortaya çıktı. Cemaatler artık tehdit olarak görülmeyecekmiş. O zaman Şeyh Sait’in, Saidi Nursi bağlantısı da belki bölücülük propagandası konusu yapılacaktır. Efendim, bugün Türkiye’nin tek duayen devlet adamı olduğunuz için sormak istiyorum; Türkiye nereye gidiyor? Bu gelişmeler endişe verici değil mi?
SÜLEYMAN DEMİREL: Şimdi biraz evvel 1984’de başlayıp bugüne kadar devam etmiş bulunan 26 senelik terör, 2000 yılına gelindiği zaman aşağı yukarı durdurulmuştu. Yani, 2002-2003 yıllarında terör Türkiye’de hemen hemen yok gibiydi. Terörün gene bilhassa 2000’li yıllardan itibaren bu hale gelmesi, biraz evvel ifade ettim ki, devleti zaafa uğratmıştır.
Diyarbakır’da meydana gelen olay, devlete karşı isyan etmiş, o gün için o isyan bastırılmış ve isyan ettiği için de asılmış bir kişinin kahraman olarak sokaklarda teşhir edilmesi, daha sonra da özerklik vs. gibi lafların edildiği birtakım toplantıların yapılmış olması, benim ifade etmek istediğim şeylerdi. Zaafa uğramıştır devlet ve bu devlete karşı olan saygıyı da azaltmıştır.
Endişem odur ki, bu böyle devam ederse, Türkiye birliğine olan saygıyı azaltmaya doğru gidiyoruz. Çünkü, Türkiye’nin birliğine sadakatle bağlı olan insanların, herhalde dün Diyarbakır’da olanlardan memnun olduğunu kimse söyleyemez. Bunların yeni iç kanamalar, yeni iç üzüntüler, yeni hırçınlıklar meydana getirmesinden endişe ederim. Yani bir telaş uyandırmaması mümkün değildir.
Gözünüzün önünde devlet ne hale gelmiştir? Gözünüzün önünde devlete karşı neler yapılabiliyor? Eğer bunu özgürlük sayıyorsanız, onu da söylemeleri lâzım. Neyin özgürlüğüdür bu? Devleti tahrip etme özgürlüğü kimsede yok, olmamalıdır. O zaman hep beraber pişman oluruz.
Ben bütün bunlara rağmen, bu endişeleri ifade etmiş olmama rağmen, Türk halkının her çeşit insanıyla, doğulusuyla, batılısıyla, güneylisiyle, kuzeylisiyle vatanperver olduğuna kaniyim. Bu vatanı seviyor bu insanlar. Bunların birbirini sevmesi kadar doğal bir şey olmaz. Bunlar bin senedir bir arada yaşıyor. Bunu bozmaya yönelmiş hadiselerin başında bu terör var.
Terör yalnız uç. Terörün altı var. Terörün altı, bilhassa terörün olduğu bölgedeki halkı, Türkiye’nin diğer bölümlerinden ve devletten koparıyor. Bu daha fazla devam etmemeli. Uzun zamandır bunu söylemek istemiyordum, ama zamanı geldi söyledim.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Sayın Cumhurbaşkanım, müsaadenizle son olarak Demokrat Parti’den çıkan bir habere değinmek istiyorum izninizle. Bu ay Demokrat Parti’nin 7’nci Olağanüstü Kongresi yapıldı. Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk bu münasebetle, “9’uncu Cumhurbaşkanı Demirel Demokrat Parti’nin bir sonraki Kongresine katılacak” müjdesini verdi. Efendim siyasi arenaya mı iniyorsunuz?
SÜLEYMAN DEMİREL: Ben hâlâ siyaset üstüyüm.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim, Sayın Cindoruk açıklamasında, “Demirel gelecek ve diyecek ki, buyurun 60 yılın hesabı. Neler yaptığını gösterecek. Sonra da dönecek hesap soracak” dedi. Bu konuda açıklamanızı almak istiyorum.
SÜLEYMAN DEMİREL: Gene siyaset üstüyüm, ama Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi benim için ömrümüzü verdiğimiz siyasi kuruluşlardır. Demokrat Parti haline gelmiş olması bir gelişmedir. Onun başarıya ulaşmasını isterim.
Bilhassa Türkiye’nin çimentosu bulunan bu siyasi hareketin, Türkiye’de gerçek milli iradeyi devlet idaresine hâkim kılmış ve uygarlığın temel eksiklerini tamamlamış, eğitim gibi, aydınlatma gibi, ulaşım gibi, altyapı gibi sağlık gibi çok temel hizmetleri yapmış bu büyük hareketin, 60 senelik siyasi parti döneminde, hemen hemen 45 seneye ulaşmış bu hareketin sönüp gitmesini istemiyorum. Yani, eğer şartlar müsait olursa, düşüncelerimi, Türkiye’de 60 senede ne yapıldığını bir yerlerde anlatmak istiyorum. Bakalım o güne bir gelelim.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim, tabii ki o konuşmanızı henüz hazırlamış değilsiniz, ama sadece 60 senede olan gelişmeleri ve sizin yaptığınız katkıları mı anlatacaksınız, bundan sonra yapılması gerekenler için öğütlerde de bulunacak mısınız?
SÜLEYMAN DEMİREL: O artık birbirini takip eder.
MUSTAFA ÖZCAN ÜLTANIR: Efendim sorularım bitti, bu söyleşi fırsatını verdiğiniz için çok teşekkür ederim.
SÜLEYMAN DEMİREL: Çok güzel oldu Hoca, ben de teşekkür ederim.





