“Anayasa Değişikliği İle İntikam Alınır mı?”
http://www.dp.org.tr/HaberDetay.asp?id=130827
“Darbe konusu bugünkü Türkiye’de tartışıldığı şekliyle, tartışılmaya devam ettiği sürece, bu zihinleri karıştırmaktan başka bir şeye yaramıyor.”
Röportaj: Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım Türkiye kritik bir eşikte bulunuyor. Halkın temel sorunları bir kenarda bekleyedursun, mevcut gündemde; Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesinin değiştirilmesi tartışması, 5-6 sene öncesinin tatbikatları üzerine inşa olunan Balyoz Davası’nda 28’i muvazzaf olmak üzere çoğu üst düzeyde 102 subay hakkında 5 ay sonra başlayacak dava için yakalama kararı, bunun Ağustos ayında yapılacak Askeri Şûra’da alınacak kararları etkileme amaçlı olduğu tartışması, İnegöl, Hatay ve Erzurum’da ortaya çıkan Türk-Kürt çatışması niteliğindeki üzücü olaylar, mahkemenin yakalanmasını istediği, yasa karşısında kaçak(!) konumdaki bir generalle İçişleri Bakanı’nın dün cenazede yan yana çekilmiş fotoğrafları ve Bakanın söz konusu generalden Amanoslar’ın teröristlerden temizlenmesini istemesi çelişkisi, Başbakanın 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat’a ilişkin darbe karşıtı söylemlerle yürüttüğü bir referandum kampanyası görülüyor.
Oldukça karmaşık bir görünüm gibi, ama büyük resme, konunun özüne bakacak olursak, işin çekirdeğinde darbe konusu var. Yapılmış darbelerin bitmeyen tartışması, yenisi olabilir mi kaygısı. Ergenekon ile başlayıp Balyoz’a uzanan ve terörizmle de bağlantı kurulan komplo dizileri gibi darbe senaryoları var gösteriliyor. Sanırım tüm bunları, devletin güvenliği ve emniyeti sorunu adı altında toplamamız mümkündür ve bu konuda yüksek dozda yanıltıcı tartışmalar yapılıyor.
Efendim, bu tespite bağlı olarak pek çok soru sıralanabilir: Ana sorum ya da konumuz, devletin güvenliği nasıl tanımlanır ve nasıl sağlanır? Bu konunun içinde, zihinlere takılan şu ayrıntılı soruları sıralayabilirim. Artık darbe bir paranoya mı, yoksa hâlâ mevcut bir tehlike mi? Anayasa değiştirilerek, ya da kanun çıkararak, varsa eğer darbe tehlikesi kalkmış oluyor mu? 30 sene geride kalmış, bugün dava konusu yapılmasının bile zamanaşımı nedeniyle mümkün olmadığı söylenen 12 Eylül ile hesaplaşmak, darbe korkusunu ya da varsa tehlikesini ortadan kaldırır mı? 12 Eylül’de sivil iktidar olarak siz bulunuyordunuz, bugünkü iktidar partisi kurulmamıştı bile, ama şimdi iktidarın referandumu 12 Eylül darbesi ile hesaplaşmak şeklinde sunması, darbe önleyici bir tedbir mi, yoksa oy avcılığı mı? Bütün darbeleri yaşamış duayen bir devlet adamı olarak, başta darbeler konusu olmak üzere, güvenlik ve emniyet konularına bu sorular kapsamında nasıl bakıyorsunuz?
Demirel: Şimdi bu çok derin bir konu. Darbe konusu bugünkü Türkiye’de tartışıldığı şekliyle, tartışılmaya devam ettiği sürece, bu zihinleri karıştırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Nasıl tartışılmalı derseniz, ben bir özet yapmak isterim.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti dağılmış bir imparatorluğun küllerinden çıkmıştır. Bir travmadır bu. Bu devletin vatandaşlarının zihninde, devletin çökmesi, yıkılması, ülkenin bölünmesi parçalanması vardır. Çünkü, bundan evvelki devletleri çökmüştür, bundan evvelki ülkeleri parçalanmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 87 sene içerisinde bu korku aşılamamıştır ve halkın zihninde; dağılır mıyız, göçer miyiz, ne oluruz, nereye gidiyoruz, bu işin sonu nereye varacak soruları zaman zaman sorulur hale gelmiştir. Aslına bakarsanız, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından önce de bu sorular olmuştur. Halkın arasında bu sorular sorulduğu zaman, büyük tedirginlik, büyük çalkantı mevcut idi. Bu devlete güvensizlik demekti. Halk devletin gücüne olan güvenini hiçbir zaman kaybetmemeli.
Bence bütün bu soruların kökeninde bir büyük olayı aramak lâzım. Bu da Halâskâr Zabıtan Beyannamesi’dir. Halâskâr Zabıtan Beyannamesi’nin içerisindeki unsurlar, Türkiye’nin yaşadığı bütün bunalımlarda mevcut olmuştur. Orada iki tane önemli unsur vardır. Bir tanesi hufre-i inkıraz, yani uçurumun kenarına geldik. Bir tanesi de pençe-i izmihlâl, çöküşün avucuna düştük (yıkımın pençesindeyiz). Öyleyse kurtaralım.
Yani, ülkenin yönetiminde zorluklar meydana geldiği vakit, halkta şu veya bu sebeple bir huzursuzluk meydana geldiği vakit, halk günlük idareden, hangi çeşit idare olduğu önemli değil, memnun olmadığı vakit, bir kurtarıcı arayışı içine giriyor. Bu 1950 yılına kadar gelen dönem içerisinde söz konusu olamazdı, çünkü devlet zaten bir kurtarıcının veya kurtarıcıların sayesinde kurulmuştu. Ama, 1950’den sonra, yani çok partili sisteme girildikten sonra, devlet halkın içinden gelen seçilmiş kişilerin yönetiminde çalışmaya başladı. 1960 darbesine geldiğimiz vakit, altında bunu bulacaksınız. Ülke parçalanıyor, çöküyor, “kurtaralım”ı bulacaksınız.
Ültanır: 1960 ihtilâlinin dibacesinde de bu var.
Demirel: Evet. Ana gerekçe budur. Peki bu kurtaralım yetkisi nereden çıkıyor? Kurtarıcılar kimdir? Kurtarıcılar askerlerdir. Türkiye’de zaten başka birisi de kurtarıcı olamaz. Kurtarıcılar başka birisi olmaya kalkarsa, iç savaştır. Türkiye’de zaten tek nizami güç askerlerdir. Onun için zaten bu Halâskâr Zabitan Beyannamesi’nden bahsediyoruz. Onu da 1912’de o gün için zabitan denilen zabitler yani subaylar çıkarmıştır. “Memleketi kurtaralım, Memleketin halâsına koşalım”.
Devletin yönetimi 1950’den sonra, 1950’den sonra diyorum, çünkü 1946-1950 arasını bence geçiş saymak lâzım, 1950’den sonra sivil idareye geçince, halkın seçtiği kişiler tarafından meydana gelmiş bir yönetime geçince, bu yönetimin devletin kurumları ile münasebetlerinde sürtüşmeler oldu. Çünkü, devletin kurumları da halkın içinden gelen bu yönetimi beğenmedi. Daha doğrusu cahil oy çoğunluğunun temsilcileri saydı. Bunların hepsi Yassıada Mahkemesi’nde tezahür etmiştir. Halkın seçip gönderdiği milletvekillerine “cahil oy çoğunluğunun temsilcileri” denilmiştir. Daha doğrusu kurumlarla devletin seçilmiş organları arasındaki uyumsuzluk 27 Mayıs İhtilâli’ni getirmiştir. Nedir gene 27 Mayıs İhtilâli? Memleket bölünüyor, Anayasa ihlâl edildi, Anayasa çiğnendi, Atatürk ilke ve inkılâpları çiğnendi, öyleyse memleket uçurumun kenarına geldi, el koyalım!…
Şimdi dönüp geliyorum yetki nereden çıkıyor? Yetki İç Hizmet Nizamnamesi’nden geliyor. Çünkü, işin aslında devlet kurulduktan sonra devleti kuranlar, devletin nasıl ayakta duracağı üzerinde kafa yormuşlardır. Devlet mutlaka ayakta durmalıdır, durabilmelidir. Kendileri sağ iken bunda bir sıkıntı olmaz. Ama, kendileri gelip geçtikten sonra ne olacaktır? İşte Atatürk’ün 1935’de “Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlere emanet ediyoruz. Cumhuriyet Silahlı Kuvvetler tarafından kollanıp korunacaktır” şeklindeki sözleri, ondan sonra İç Hizmet Nizamnamesi’ne girmiş, 1961’de de İç Hizmet Kanunu olmuştur. Yani, Cumhuriyeti kollayıp korumak görevi askerindir. 1960 müdahalesinde asker bu yetkiyi kullandı, 1980 müdahalesinde de kullandı, 1971 muhtırasını verirken de buna dayandı.
Mesele hep şöyle geldi. Devletin güvenliği (security) kimin elindedir. Şimdi iki türlü olay var. Biri asayiş. Asayiş ülkenin normal kanunlarına göre nizamı, huzuru, sükûnu sağlamaktır. Güvenlik ise ondan farklıdır. Güvenlik devleti ayakta tutmaktır. Cumhuriyeti kuranlar devletin mutlaka ayakta durabilmesi üzerinde çok titiz ve çok ısrarlı olmuşlardır. Osmanlı devleti yıkılmıştır, bu Cumhuriyet ayakta durmalıdır. Ayakta durmayı da devletin tek gücü olan Silahlı Kuvvetlere bırakmışlardır. Böyle anlaşılmıştır Silahlı Kuvvetler tarafından. Böyle anlaşılmıştır Türkiye’nin büyük ekseriyeti tarafından. “Eğer bir şey bozulursa, Silahlı Kuvvetler gelir düzeltir ne gam?” şeklinde anlaşılmıştır. Silahlı Kuvvetler böylece bir güven vasıtası olmuştur.
Ama, Silahlı Kuvvetler halkın içinden gelen seçilmiş Meclisleri ve Anayasa’yı, o Meclislere dayanan hükümetleri devirip yerlerine geçmeye başladıkları zaman Türkiye düşünmeye başlamıştır ve Türkiye burada ikiye bölünmüştür:
1) Ne yapalım kardeşim memleket uçurumun kenarına geldi, bırakalım da memleket uçuruma mı gitseydi? Her gün sokaklarda insanlar ölüyordu.
2) Hayır, memleket uçuruma gitmemeliydi, ama bu asker müdahalesi ile değil, sivil idareyle yapılmalıydı. Burada askere düşen görevler olacaktı. Askere düşen görevleri asker resen kendisi deruhte etmemeliydi, yani doğrudan yapmamalıydı. Bu görevleri kendisine yetkili merciler, “şu kanuna göre şu görevi yap” dedikleri zaman yapmalıydı.
Bu şekilde Türkiye ikiye bölünmüştür. Ve 1961 Anayasası’na Milli Güvenlik Kurulu girdi. Bu çok önemli bir olaydır. Şimdi Milli Güvenlik Kurulu 1982 Anayasası’nın 118’inci maddesi. Şimdi bakın, madde ne diyor? Evvela bünyesini söylüyor. Askerler (komuta heyeti) ve siviller (hükümet) yer alıyor. Gündemin özelliğine göre Kurul toplantılarına ilgili Bakan ve kişiler çağrılıp görüşleri alınabilir. Şöyle devam ediyor, “Millî Güvenlik Kurulu; Devletin millî güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanması ile ilgili alınan tavsiye kararları ve gerekli koordinasyonunun sağlanması konusundaki görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir”. Bundan sonrası çok önemli, “Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulunca değerlendirilir”. Tam güvenlik (security) ifadesi bu işte. Yani, memleketin uçuruma gittiğine kim karar verecek? Veyahut memleketin uçuruma gitme gibi, bölünme, parçalanma gibi bir tehditle karşı karşıya geldiğine kim karar verecek? Bu Kurul Karar verecek.
Şimdi bu gibi haller olduğu zaman alınması zorunlu görülecek tedbirlere ilişkin kararlar nelerdir? O zaman ülkenin kanunları var. Bir ülke tehdide maruzsa, bu tehdit içeride isyan olur. İçeride asayiş kuvvetlerince kontrol edilemeyen bir hareket olur. Veya bu tehdit savaş olur. Bunların hepsinin kararı Milli Güvenlik Kurulu’ndan geçecek. Onlar diyecek bunu. Askeri ve sivili beraber diyecek. Çünkü, sadece sivili derse askeri ona uymayabilir. Askerin ise böyle bir şeyi deme yetkisi olmaz. Bu Milli Güvenlik Kurulu hadisesi önemli bir hadisedir. Fakat, Türkiye bunun değerini çok bilmedi. Onu söyleyeyim.
Ültanır: Efendim burada bir soru sorabilir miyim?
Demirel: Tabii sorun.
Ültanır: Siz gerek Başbakan olarak ve gerekse Cumhurbaşkanı olarak Milli Güvenlik Kurulu’na en fazla katılan bir kişisiniz.
Demirel: Evet doğru.
Ültanır: Bu Kurul çalışırken askerler herhangi bir şekilde emredici demeyeyim de, otokratik bir davranış içinde, ya da “dediğimiz dedik” şeklinde bir davranış içinde oluyorlar mı? Yoksa, sivil idareye boyun eğer şekilde mi davranıyorlar?
Demirel: Bu Kurul kurulduğundan beri, 1961’den 2000’e kadar 39 yıl var, bu 39 yılın içerisinde hemen hemen yarıya yakın ben bu Kurul’da bulundum. Hükümet Başkanı olarak bulundum, Cumhurbaşkanı olarak bulundum. Benim gördüğüm, askerler fevkalâde haysiyetli, fevkalâde dik, fevkalâde sözlerinin sahibidirler. Gelirler, görüşleri neyse onu olduğu gibi söylerler. Bunu müeddeb söylerler, yani edepli söylerler.
Bu Kurul bence çok değerli vazife yapmıştır. Şimdi bakın ne oluyor? Esasen bu Kurul’un “yapın” ya da “yapılsın” dediği şeyi, yine askerler yapacak. Çünkü, Türkiye’nin iki başlı bir kurumu yok. Güvenlik kuvveti olarak “yapılsın” dediği şeyi ya asker yapacak, ya polis yapacak. O zaman dönüp geliyorsunuz milli savunma olayına.
Ültanır: Efendim yine müsaade ederseniz, Milli Güvenlik Kurulu’nun güvenlik ve emniyet dışında ekonomi, sanayi ve enerji konularına ilişkin inceleme ve tavsiyeleri de oluyor.
Demirel: Bence onlar tavsiye mahiyetinde görüşlerdir. O değildir önemli olan. Önemli olan devletin varlığı, bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususu. Budur mesele.
Şimdi alınan kararların nasıl yapılacağına gelelim. Önce neyle yapacak? Olağanüstü halle yapacak yahut sıkıyönetimle yapacak. Bakalım, olağanüstü hal, “şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânı: Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulu’nun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir”. Demek ki koruma tedbirinin birincisi olağanüstü hal.
Şimdi olağanüstü hallerle ilgili düzenleme: “Anayasanın 119 ve 120’nci maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilânına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmî Gazete’de yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir”.
Devletin güvenliğini sağlayacak olan anayasal ikinci araç sıkıyönetim. Bunun için de diyor ki, “ Anayasa’nın tanıdığı hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulu’nun da görüşünü aldıktan sonra, süresi altı ayı aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde sıkıyönetim ilân edebilir. Bu karar, derhal Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağırılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü takdirde sıkıyönetim süresini kısaltabilir, uzatabilir veya sıkıyönetimi kaldırabilir”.
Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği (security), asayiş hariç, muallâkta değil. Bunu Anayasa tanzim etmiş. Ama burada, bu tehdit ne zaman tehlike haline gelir? Tehdidin tehlike haline gelmeden önce yapılması lâzım gelen hal nedir? Tehdidi ortadan kaldırmak için yapılması lâzım gelen elinizde iki tane mekanizma var; bir tanesi olağanüstü hal, bir tanesi sıkıyönetim. Üçüncü bir hal de var, savaş.
Bunlara karar verildikten sonra, yani ülkenin bu gibi durumlarla karşılaşması halinde “kanunları uygulayınız” dediğiniz vakit, bu kanunlar bugüne değil de ne güne lâzım? Bu soruyu ben soruyorum. “Olağanüstü hal ilan edin mi diyorsun?” diye bağırmaya çağırmaya gerek yok. Bu kanunlar ne güne lâzım? Eğer ülkede terör önlenemiyorsa, ben diyorum ki, kanunlarını uygulamıyorsunuz. İşte burada kanunlar var. Bu kanunlar yetmiyorsa, başka kanunlar çıkarın diyorum. Devlet, kudret demektir. Başaracaktır.
Eğer bu kanunları uygulamazsanız, ülke içinden çıkılmaz vaziyete düşerse, yani terör azgın hale gelir, içinden çıkılmaz hale gelirse, o zaman ne uygulayacaksınız? Şimdi o zaman askerin resen hareket etmesi gibi durumlar hasıl olur.
“35’inci Maddeyi Tümüyle Kaldırın” Diyemezsiniz
Ültanır: 35’inci madde işlerlik kazanır.
Demirel: Evet 35’inci madde o. Resen hareket etmesi. Halbuki 35’inci maddenin mevcut olmasına rağmen, askerin yaptığı yanlış, resen hareket etmesidir. Çünkü, 35’inci madde askere, bu maddelerin mevcudiyeti muvacehesinde resen hareket yetkisini vermiyor. Ama o öyle anlıyor. Çünkü, bu kanunları uygulamadığınız taktirde, o zaman memlekette bir avaz başlıyor, “nereye gidiyoruz?”. Askere “hâlâ ne duruyorsun?”. Kimse bunların inceliğini bilmez ki!. Bu avaze karşısında asker de “uçurumun kenarına geldik, uçuruma yuvarlansa mıydık?” deyip müdahale ediyor. Nitekim bu müdahalelerden sonra asker çok kere Türkiye’de alkış almıştır.
Yani, bugün burada şunu anlatmak istedim: Devlet güvenliği söz konusu olduğu zaman Türkiye kuralsız değil. Anayasa kurallarını koymuş. Bu kuralları uygulayacaksınız. Bunları uygulamayınca veya bunları uyguladığınız zaman netice almayınca, asker “ne yapalım memleket uçuruma mı gitsin?” deyip halâskâr zabitan oluveriyor. O da darbe oluyor. O darbe olduğu zaman, bütün devletin yükünü kendisi sırtlanıyor. Kendi bildiği gibi mevcut kanunları uyguluyor veya kendisi kanun yapıyor. Bu da darbe idaresi oluyor. Daha sonra sivil idareye geçinceye kadar bu böyle gidiyor.
Şimdi burada çok önemli olan bir şey daha var. Şunu diyemezsiniz!. 35’inci maddeyi tümüyle kaldırın. Peki, o zaman bu görevleri kim yapacak? Yani, Anayasa’nın 118’inci maddesindeki, 120, 122’nci maddedeki ihtiyaçlar çıktığı zaman kim yapacak? Savaşı kim yapacak? Askere “savaş yap” dediğiniz zaman kim yapacak, neye göre yapacak? Savaşı asker yapacak, ama işte buna göre yapacak. Bu irtibatları koparmamak lâzım geliyor.
Yani şöyle oluyor. Burada sayılan görevler, askerin yapması lâzım gelen görevleri “asker resen yapamaz” demek lâzım. Yine bu görevi asker yapacak, ama resen yapamaz. Buna yetkili yasal mevkiler, makamlar, merciler tarafından kendisine emir ve direktif verilmeden yapamaz. Peki yaparsa!… O zaman işte darbe yapmış oluyor, ama sivil idarenin emrinde görev yapmak yerine resen görev yapmayı neden isteyebilir?
Asker kendine verilen görevi yapmazsa, o zaman adam diyor ki, “Kardeşim işte bu görevleri asker yapsaydı. Kendisine ‘yap’ denildi, yapmadı”. Orada şu öne geliyor; “yap denildi yapmadı”, ama onda da haklılık var. Neden yapmadı veya yapamadı? Bu çok önemli. Askeri sivil idarenin emrinde görev yapmaktan korkar durumdan çıkarmak lâzım. Çünkü ne oluyor? Sivil idarenin emrinde görev yaptığı zaman, Mustafa Muğlalı psikozuna düşüyor.
Başka bir sivil idare geliyor askere sorgu sual açıyor. Asker sivil idarenin emrinde bu görevleri yaparken kendisini kafi derecede korunmuş saymıyor. Türkiye’deki darbelerin en önemli sebeplerinden birisi bu. Netice itibariyle gelip memleketi şu veya bu pahaya, muayyen bir süre için bile olsa, yani bir nizama koyunca halkın büyük bir kısmı “iyi ettin yahu” diyor. Sonra günün hükümetine dönüyor, “Ne yapsın kardeşim, sokağa çıkamıyorduk, işte lâzım olanı yaptı” diyor. Biz bunlara mağdur olduk.
Eğer bir düzenleme yapmak istiyorsanız, bu düzenlemeyi sadece 35’inci maddeyi kaldırarak değil, yeniden bir müdahale ortamı gerektirmeyecek tedbirleri de beraber yapmak lâzım. Gene söylüyorum, bütün bunlara rağmen, elinde silah bulunan adamın bu silahı kullanması halinde başarıya uğrarsa, hukuk tesis ediyor. Başarıya uğramazsa oranın hukuku tesis ediyor. Yani başarıya ulaşırsa devleti ele geçiriyor, ulaşamazsa darağacına gidiyor. Kural da bu.
Geçmişte 35’inci maddeye dayanarak, veya 35’inci madde olmasaydı “memleket uçurumun kenarına gidiyordu” deyip, 1912 Halâskâr Zabitanı gibi kendinde yetki görevi, görevden yetki çıkararak devlete müdahale eden bir Silahlı Kuvvetler olurdu. Yani, şunu demek istiyorum; 35’inci madde olmasaydı da, devlete müdahale etmiş olan Silahlı Kuvvetler olurdu, 35’inci maddeye dayanarak da müdahale etseydi, gene bir müdahale olurdu. Şimdi böyle bir müdahaleyi Ordu yaparken, halkın bunu talep edip etmediğini hesaba katıyor.
Ülke Fetreti Kaldırmaz
Halkın genellikle, “anladık kardeşim, ama demokrasi bu mu?” dediği noktaya gelinirse, yani devlet işlemiyorsa, devletin organları işlemiyorsa, devletin polisi işlemiyorsa, mahkemesi işlemiyorsa, askeri ve jandarması işlemiyorsa, eğer sokak devletin üstüne çıkmışsa, halk o zaman “devlet bu mu?” diyor ki, bu fetrettir. Fetrete gittiğiniz taktirde, birisi gelip bu fetreti önlüyorsa, ona “neden önledin?” demek mümkün değil. Öyleyse, ülkenin fetrete gitmemesi lâzım. Fetrete gitmemesi için devletinin iyi işlemesi lâzım. Fetret olmaz. Kanunların uygulanabilmesi lâzım. Kanunlar eksikse bunların tamamlanması lâzım. Devlet, “yapamıyorum” diyemez.
Şimdi bütün hikaye şu: Şu ya da bu sebeple üç defa 1960’da, 1971’de, 1980’de müdahale olmuş ve buradan bir grup insanda asker düşmanlığı, bir grup insanda asker muhabbeti çıkmış. Aslında bu müdahaleler olmuş, ama 1961 Anayasası yüzde 62 oyla, 1982 Anayasası da yüzde 92 oyla halktan tasdik almış.
1960 ihtilâlini yapanlar uzunca süre parlamentonun içerisinde yer almışlardır. “Bunlar buradan gitsin” denildiği zaman ülkede kavga çıkmıştır. O devri ben yaşadım. Ne zamana kadar? 20 sene. Milli Birlik Komitesi diye mevcut olan komite, onlar 38 kişiydi, 23 kişiye indiler, 23 kişi Cumhuriyet Senatosu’nda tabiî senatör olarak yer aldılar, yani ayrıca mükâfatlandırılmışlardır.
1980’e gelince, darbeyi yapan beş general, birisi Cumhurbaşkanı olarak, diğerleri de onun yanında yardımcıları olarak dokuz sene, yani 1980’den 1989’a kadar devletin başında oturmuşlardır.
1960’dan Sonra İntikam Duygusunu Yok Etme Çabası
Şimdi siz, bütün bunları yok mu sayacaksınız? Çıkıyorsunuz ve diyorsunuz ki, “bunların intikamını alacağız”. Nasıl alacaksınız bu intikamı? Hesaplaşacağız (!).
Burada çok önemli bir nokta var, onu söylemek istiyorum. Zaten bu darbeler, müdahaleler halkı ikiye bölüyor. Memnun olanlar var, olmayanlar var. Sonra sivil idare geliyor, o genellikle benim, ben bu insanları birbiriyle barıştırmaya çalışıyorum. Devleti işler hale getirmeye çalışıyorum. Darbeden mutazarrır olmuş olan insanlara diyorum ki, “Memleket bizim memleketimizdir. Bir intikam hissi olmaz. İntikam alamayız. Kimden intikam alacağız? Kiminle kimi ayıracağız? İntikam almaya kalktığımız zaman ülkeye çok büyük zarar veririz. Bundan intikam almak isteyenler de zarar görür, alanlar da zarar görür. Yeni intikamlar doğar. Şu intikam lafını hiç etmeyin ne olursunuz?” diyoruz. 1960 sonra bunu yaptık.
İntikam alın. “Kimin kimden intikamını alacağız? Bu bir devlet bunalımıdır. Bu bunalımın içerisinde kimseye hak vermiyoruz. Yapılan şeyler yanlıştır. Fakat intikam almaya kalkarsanız, bu daha da yanlıştır” dedik. Ordu millet el ele, Ordu gençlik el ele, Ordu Cumhuriyet Halk Partisi eşit iktidar gibi sloganlarla bir taraf; kuyruktu, düşüktü, sabıktı vs. idi diye itilmiş kakılmış olan bir diğer taraf, kibrit çaksan birbirine düşecek. Bunlara “yapmayın, etmeyin, bu yanlıştır, gelin hepimiz bu milletin fertleriyiz, birbirimizden vazgeçemeyiz” diyen biziz.
Biz bunları tam bitirdik gibi dediğimiz yerden, yeniden başka iş çıktı. Nihayet 1980 İhtilâli’ne gelindi. 1980 İhtilâli herkesi düzledi. Yani o zaman Adalet Partisi de Cumhuriyet Halk Partisi de kalmadı orta yerde. Herkesi düzledi ve yeni baştan siyaset karmakarışık oldu. Bugün eğer intikam alacağız diyorsanız, referandumla intikam alacağız, ayrı bir mesele, ama referandum lafını kullanmadan 1980’in intikamını alacağız diyorsanız, 1980’in en başta gelen mağduru benim. Çünkü ben Hükümet Başkanıydım.
Hükümet Başkanı olarak orayı zapt etmemiştim, gasp etmemiştim. Vatan sathından toplayıp geldiğim, anamın ak sütü gibi helâl oyla ben orada oturuyordum. Ayrıca ben azınlık hükümetiydim. Türkiye hükümetsiz kaldı, benden hükümet olmam istendi ve bana güven oyu verdiler. Ben böyle hükümet oldum. Ben rica üzerine hükümet oldum. Halin icabı üzerine hükümet oldum. Geldiniz, benim elimden hükümeti aldınız. Aldınız ve beni suçlamadınız. İhtilâllerin, darbelerin hedefi hükümetlerdir. Beni suçlamadınız ki. Çünkü, benim suçum yoktu. Ben de bu işleri düzelteyim, toplayayım diye uğraşıyordum. Başka şeylerle siz o hale getirdiniz işi.
Neticede ne oluyor? Eğer diyorsanız ki, intikam alalım, cuntadan mı intikam alacaksınız? Onlarla beraber hareket etmiş askerlerden mi alacaksınız? Onlarla beraber hareket etmiş sivillerden mi alacaksınız? Kurucu Meclis’ten mi alacaksınız? Yoksa Anayasa’ya yüzde 92 oy vermiş halktan mı alacaksınız?
Bir milletin birliğe ihtiyacı vardır. Bu ülkenin hele bugünkü şartlarda birliğe ihtiyacı var. Şimdi zaten kafi derecede bölücülük sıkıntıları varken, bir de intikam sıkıntısı çıkarmamak lâzım. Bunu çok yanlış sayıyorum.
Anayasa Değişikliği İle İntikam Alınır mı?
Kaldı ki, 12 Eylül’ün yaptığı Anayasa orta yerde duruyor. Bu Anayasa 175 madde olarak duruyor. Bu Anayasa’nın 95 maddesi daha evvel değişmiş. Anayasa maddeleri değişince intikam mı almış oluyorsunuz?
Bu 26 maddelik kanunla Anayasa’nın 24 maddesi daha değişecek, iki geçici madde eklenecek, bu toplam 24 maddeden 22’si zaten haklar vs. ile ilgili. İki maddesi ise, iki yüksek yargı organının; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşuna ait. Bu 24 maddenin değişmesi ile neyin intikamını alıyorsunuz?
Yani, halkın önüne çıkarken, halkın önüne çıkanların dikkatli olması lâzım. Türkiye’nin her şeyden çok birliğe ihtiyacı var. Bu referandum da, yapacağınız başka işler de bu birliği bozmamalı. Bir taraftan insanlar, sen şuydun ben buydum diye birbirlerinin evlerini yerlerini yakıyorlar, bir taraftan da yeni bölünmüşlükler ortaya çıkarmamak lâzım.
Ben söylemek istediğim şeyi genelde söyledim. Şimdi sorularınızı cevaplayayım.
Ültanır: Şimdi Sayın Cumhurbaşkanım, çok önemli, hatta tarihi bir açıklama yapıp yol gösterdiniz. Aslında soru sormama gerek kalmayan şekilde bir açıklama yaptınız, ama birkaç sorum izninizle olacak.
Önce şunu sormak istiyorum: Milli Güvenlik Kurulu’nun çok önemli ve çok yararlı olduğunu vurguladınız. İzninizle bu noktaya dayanarak soracağım. Avrupa Birliği Uyum Yasaları kapsamında Milli Güvenlik Kurulu’nun Genel Sekreterliği sivilleştirildi. Daha da öteye gidilerek Milli Güvenlik Kurulu’nun olabildiğince pasifize edilmesi isteniyor. Mevcut hükümetin de bu isteğe olumlu baktığı biliniyor. Çünkü, genelde askere karşı olumsuz bakışın arkasında bugünkü iktidar var. Şimdi, Milli Güvenlik Kurulu’nun etkisizleştirilmesi istemi sizin açıklamalarınıza göre doğru olmaz da, karşıt tutumu Türkiye’nin güvenliğinden ödün vermek şeklinde değerlendirebilir miyiz?
Demirel: Çok güzel bir şey soruyorsunuz. Şimdi bu ülkede, şu sebepten ya da bu sebepten, asker en güvenilir kurum iken, bir süreden beri askerin itibarı ile oynayan, askeri cuntacı gösteren, haksız işler yapmış gösteren ve askeri itip kakan bir durum hasıl oldu. Aslında asker sivil idarenin emrinde ise, onun adı demokrasidir. Bu ise başka bir olaydır. Yalnız askeri sivil idarenin emrine alıyoruz diye, askerinizi kurum olarak itip kakmaya, itibarsız hale getirmeye, güçsüz düşürmeye kalktığınız taktirde, bu ülkeye yapılan en büyük kötülük olur.
Türk Ordusu Asilzade Tayfası Değil, Halk Ordusudur
Ültanır: Efendim hem askere, dolayısıyla hem de ülkeye yapılacak kötülük olarak değerlendiriyorsunuz değil mi? Bu sözünüz çok önemli.
Demirel: Bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü, bu coğrafyada, bu kahraman askersiz yapamazsınız. Türkiye’nin askeri kahraman askerdir.
Askerin içerisinde suç işlemişler varsa, kanunlara uymamış insanlar varsa, bunları kanunlara uyarak halledersiniz. Ama, Çukurca’da sabahtan akşama kadar mevzide askerlerle beraber oturan generali, beş ay sonra muhakeme etmek için tevkif etmek de gösterdiğiniz tutum çok yanlıştır, ayıptır, ayıptır.
Bu görevleri kime yaptıracaksınız? Kırmayın askerinizin moralini!. O kar demeden, tipi demeden, soğuk demeden, dağ demeden, ova demeden bu ülkenin sınırlarını koruyan ve bu bayrağı dalgalandıran adam. Buna bu muameleyi yapmaya hakkınız yok. Bu Ordu’nun generallerine, subaylarına, askerlerine yapılan bu tür muameleleri yapmaya hakkınız yok. Efendim adaletmiş(!). Adaleti işletmiyorsunuz ki!… İşletin adaleti bir an evvel, neyse işinizi bitirin. Adalet işletiyorsunuz diye, bu askerlere “kaç” deseniz, kaçmazlar. Muhakeme mi etmek istiyorsunuz? Çağırdığınız gün gelirler mahkemeye. Bunları niçin tutuklu olmaya götürüyorsunuz? Ben açıkça size şunu söyleyeyim; bunların adaletle vs. ile hiçbir alâkası yok. Bunlar yanlıştır. Eğer bir ülkenin askerini tahkir eden birtakım muamelelerde bulunuyorsanız, bunun sebebi ne olursa olsun, yanlıştır ve üzülüyorum.
Gene dönüp dolaşıp geliyorum. “Asker” denildiği zaman adamın tüyleri diken diken oluyor. Asker bu milletin adamı. Milletin içinden çıkmış ve okutmuşsun, yazdırmışsın, eline silahı vermişsin. Bu milletin askeri bir zadegân asker değil. Subaylarının büyük bir kısmı, kimisi köylü çocuğu, kimisi işçi çocuğu, kimisi memur çocuğu. Yani bir asilzade tayfası değil, halk. Halk ordusu bu. Yani, askere karşı bu ters muamelelerin yapılmasından fevkalâde muzdaribim, çok üzgünüm.
“Asker” deyince evet, bir milletin, sivil idarenin askerin emrinde değil, askerin sivil idarenin emrinde olması lâzım. Alın emrinize(!).. Emrinize almanın yolu bu değil ki!.
Ültanır: Efendim, sorunları emre almak değil ki, biat ettirmek istiyorlar.
Demirel: Evet, kaldı ki Milli Güvenlik Kurulu’nda asker olursa, bu devlet niye askeri devlet olsun? Veya herhangi bir şeyi askerlere sorarsanız, niye askeri devlet olur? Görevi o yapacak neticede. Bunlar yanlış bir şeyler. Yani, Avrupa asker gördüğü zaman, “hah tamam bunlar demokrasi değil” diyor. Aşırılıktır. Yani, Avrupa’nın zaten uzunca zamandır asker vs’ye falan ihtiyacı yok. Onların savaştan savaşa ihtiyaçları oluyor.
Türkiye’deki askere karşı Avrupa’nın bir düşmanlığı olmaz. Ama açıkçası Avrupa askeri sevmiyor. Şartları değişik. Vaktiyle Büyük Frederik’in bir sözü var. Daha önceki bir konuşmamızda da ben size onu söylemiştim, O söz şöyle, “This is a state of army, not army of state”, yani “Bizim devlet ordunun devletidir. Bizim ordu devletin ordusu değildir” diyor. Onlar da o denemelerden geçmişler, ordunun devletinden, devletin ordusuna gelmişler.
Şimdi dönüp geliyorsunuz, niye ben bunları söylüyorum? Ben darbe savunuculuğu mu yapıyorum? Hayır. Darbelerden en çok zarar gören bir adamım. Ben diyorum ki, bunları yaparken, en önemli varlığınızı incitmeden yapın. Askerliği kaldırabilir misiniz? Kaldıramazsınız. Var olmaya devam edecek bir müessese. Var olarak gelmiş 600 küsur sene. Cumhuriyeti de asker kurmuş. Var olmaya da devam ediyor gene. Onun için bunları incitmeden, vakarlarını rahatsız etmeden, onları daima bir güven müessesesi, saygı müessesesi tutarak götürmek lâzım. Yani bizim gerek Milli Güvenlik Kurulu meselesinde ve gerekse diğer meselelerde takındığımız tavırlar biraz aşırıdır.
Söylediklerime Baksalar Akıllılık Yaparlar
Ültanır: Efendim, bir sorumu cevaplarken, sormayı düşündüğüm bir başka soruyu da, yaptığınız açıklama ile cevaplamış oluyorsunuz. Dolu dolu bir söyleşi gerçekleştiriyoruz.
Şimdi bir sorum da 35’inci madde ile ilgili olacak. 35’inci madde için Cumhuriyet Gazetesi’nde üç gün önce 26 Temmuz’da yer alan demecinizde, “Tek başına 35’inci maddeyi değiştirmek yetmez, asıl olması gereken demokrasi kültürünü geliştirmek ve ülkede darbeye zemin verecek şartlar içine sürüklenmemesi” diyordunuz. Bugünkü söyleşimizde de aynı konuyu vurguladınız.
Yine 26 Temmuz sabahı, NTV haber kuşağında NTV Ankara Temsilcisi Murat Akgün Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile yaptığı canlı söyleşide, Cumhuriyetteki demecinize ilişkin olarak Sayın Çiçek’in görüşünü sordu. Sayın Çiçek’in cevabı şöyle, “Demirel az konuşsa iyi olur, onun yapamadığını biz yapıyoruz”. Sizin önerilerinizden ders alıp almamaları kendi bilecekleri iş de, onlar sizin yapamadıklarınızı mı yapıyorlar efendim?
Demirel: Tabii polemik yapmak istemem. Benim söylediğim bütün bu sözlerin hepsi 50 senelik bir uygulamanın ürünleridir. Polemik istemiyorum. Benim söylediklerime alınganlıkla değil de, ne söylüyor diye baksalar daha akıllılık olur. Az konuşsa, çok konuşsa meselesine gelince, kendi işlerine baksalar daha iyi ederler. Bir eleştirisi daha vardı galiba.
Ültanır: “Onun yapamadığını biz yapıyoruz” diyorlar.
Demirel: Şimdi oraya gelince polemik yapacağım. Doğrudur, bizim yapamadığımızı, yapmadığımızı onlar yapıyor. Ülkenin en değerli kurumlarını itibarsız hale getirmek için, Türkiye’de hiçbir hükümetin yapmadığını yaptılar. Halkı birbirine düşürmek için de hiçbir hükümetin yapmadığını yaptılar. Bravo onlara, bravo.
Ültanır: Efendim: Cumhuriyet Halk Partisi 35’inci maddenin değişikliği için bir tasarı hazırladı. Muhtemelen yarın ya da öbür gün Meclis Başkanlığı’na tasarısını sunuyor. Tasarının içeriği belli oldu. Bildiğiniz gibi, mevcut 35’inci madde, “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır” şeklinde. Şimdi bunun, “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini, parlamenter demokratik sistemin işlerliği çerçevesinde ve Anayasa’ya bağlı olarak korumaktır” diye değiştirilmesi öneriliyor. Yani, yapılmak istenen değişiklikte, parlamenter demokratik sistemin işlerliği çerçevesinde ve Anayasa’ya bağlı olarak korumak esas alınmış ve bu ifadenin eklenmesi isteniyor, kollamak kelimesi de çıkarılmış. Bu sizce uygun ve yeteli bir değişiklik olur mu?
Demirel: Bu bir meçhulü bir meçhulle izahtır. Yani bir de onun ne anlama geldiğini izah etseler daha iyi olur. Bence o uygulanamaz. Onunla ne demek istiyorlarsa, onu desinler. O yazdıkları şeyle benim bugün izah ettiğim şeyi demek istiyorlar. Yani, parlamenter demokrasinin içerisinde Milli Güvenlik Kurulu var, hükümet var, parlamento var. Bir tehdit söz konusu ise, bu tehdit değerlendirmesi yapılacak. Askere “sen yap bu işi” dedikleri zaman yapması lâzım. Resen bir şey yapmaması lâzım Orda da onu demesi lâzım. Yine görevi asker yapacak, ama resen değil. Resen karar vermeyecek yapmaya. Ona “Yap” diyecekler. Onu söylese açıklığa kavuşur.
Ültanır: Efendim, bu hafta Türkiye’de üzücü toplumsal olaylar oldu. Önce İnegöl’de bir tartışma Türk-Kürt etnik çatışmasına dönüşüverdi. Hatay’ın Dörtyol ilçesinde dört polisin PKK tarafından şehit edilmesi sonrasında cenaze töreninde Türk-Kürt sürtüşmesi ve çatışması ortaya çıktı. BDP’li bir belediye başkanının Erzurum’da Kürtçülük davası vardı. Halk BDP Genel Başkanı ile gelen konvoyu taşladı. İnegöl ve Erzurum’daki olaylar kontrol altına alındı ve gerginlik bitti sayılabilir, ama Dörtyol’da hâlâ sürüyor. İlçe polis ve jandarma tarafından adeta bastırılmış durumda. Sizin ifadenizle kibrit çaksanız patlamaya hazır bir atmosfer.
Maalesef toplumumuz gergin bir Türk-Kürt çatışması ortamına geldi veya getirildi. Tabii bunda ne olduğu belirsiz, sorumsuz açılım politikası uygulamalarının büyük olumsuz etkisi var. Böyle çatışmalardan ülkemiz adına korku duyulması gerektiğini önceki konuşmalarımızda defalarca söylemiştiniz. Az önceki açıklamalarınızda, devletin güvenliği için elde mevcut iki mekanizma; olağanüstü hal ve sıkıyönetim olduğunu, ülkenin kanunları bulunduğunu ifade ettiniz. Biliyorsunuz iktidar ısrarla olağanüstü hale de, sıkıyönetime de karşı, ama olayların gidişi bunu gerektirebilir. Bunlar mutlaka Milli Güvenlik Kurulu’nda değerlendiriliyordur, fakat yeterli önlemlerin alınamadığı ve olayların giderek büyüme temayülünde olduğu da bir vakıa. Bu konuda görüşünüzü alabilir miyim?
Demirel: Şimdi şöyle: Bir egemen devletin topraklarında resmi silahlı gücünün dışında, yani o da asker ve polisidir, bunların dışında silahlı güç olmaz. Bugün Türkiye’de bütün sıkıntıların, huzursuzluğun, halkın tedirginliğinin, insanların birbirine düşmesinin sebebi, devletin bu ülkenin dağlarında, ovalarında, kendi silahlı gücünün dışında bir silahlı teşkilâtı ortadan kaldıramayışı yatıyor. Böyle bir şey olmaz. Bir egemen devlet bunu kaldırmaz.
Aslında silah kimin elindeyse devlet odur. Silah iki kişinin elinde olmaz. Eğer Türkiye bu silahlı gücü etkisiz hale getiremezse, önümüzdeki zaman içerisinde çok daha sıkıntılara girecektir. Çünkü bir süre sonra bu silahlı gücün arkasına insanlar düşecektir. Bugünden de düşmüştür. Ve bu silahlı güç bir süre sonra bir liberasyon hareketinin, bir bağımsızlık hareketinin pervasız savunucusu olacaktır.
Ültanır: Efendim, yaşanan çatışmalar sizce bunun göstergeleri mi?
Demirel: Evet. Çünkü, netice itibariyle ne oluyor? İnsanlar siz ve biz olarak bölünmeye gidiyor. Dün birbirleriyle hiçbir meselesi olmayan insanlar bu defa birbirlerinden korkmaya, ürkmeye başlıyorlar. En ufak bir kibrit çakılsa, birbirlerinin üstüne gidiyorlar.
Ültanır: Açılım da bunu körükledi herhalde.
Demirel: Açılım şunu yaptı: Türkiye’de soran var mıydı size, “Türk müsünüz, Kürt müsünüz, Çerkez misiniz?” diye. Kim kime soruyordu?. Bu insanlar senelerdir bir arada yaşayıp gidiyordu. Birbirlerinden kız alıp veriyordu. Birbirleri ile aileler müşterek yaşıyordu. Birbirlerine karşı muhabbetleri vardı, insanların sevgisi vardı. Aynı yerlerde birlikte çalışıyorlardı. Gerek var mıydı, sen Kürtsün ben Türküm ya da sen Türksün ben Kürdüm diye bir ayrılık yapmaya? Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmak hepimize yetmiyor muydu?
Sonra ne yaptınız? Kardeşim ben Kürtmüşüm. Öyleyse benim haklarım olacak. Ne gibi hakkınız olacak? İki millet olmak gibi. İki milletten iki devlet olmak gibi. İki ayrı bölge olmak gibi. Bu mümkün değildir ki, Kadifekale’de oturan adamı nereye koyacaksınız? Doğu’dan gelmiş orada oturuyor. Kimsenin kimseye de bir şey dediği yok. Bu ülkenin insanları birbirlerini, Doğulu, Batılı, Kürttü, Türktü diye hiç, ama hiçbir zaman horlamadılar. Bunlar hep kardeştiler. Aynı siperde şehit oldular. Aynı camide beraber namaz kıldılar. Aynı devletin hizmetlerini beraber gördüler. Aynı bölükte askerlik yaptılar. Ne gerek vardı bunlara? Sayın Cemil Çiçek ve hükümeti Türkiye’yi bölmüştür. Bizim yapmadığımız oydu işte.
Ültanır: Efendim, müsaadenizle bir de son olarak kısaca referandum konusuna dokunalım. Gerçi referanduma da darbe intikamcılığı kapsamında bir miktar değindiniz, ama referandum Türkiye’deki ayrışmayı artırıcı bir olay. Anlaşıldığına göre iktidarın referandumdaki stratejisi 12 Eylül ve darbelerle hesaplaşma, askeri hırpalama. Kendisini asker karşısında mağdur göstermek istiyor.
Buna karşın, anamuhalefet de asker yanlısı ithamla karşılaşmamak için, 35’inci madde değişikliği ile o kulvara girdi, bir bakıma iktidar tarafından oraya çekildi. Ana muhalefetin başlangıçtaki stratejisi “AKP’ye hayır” şeklinde bir seçim kampanyası idi.
Ancak Anayasa Değişiklik Paketi’nin içeriği, yani asıl referandum konusu tartışılmıyor ve sokaktaki vatandaş o içerikten, neye oy vereceğinden bihaber. Oysa sizin de sözünü ettiğiniz gibi, paketin içinde asıl hedefi oluşturan iki madde, Türkiye’de kuvvetler ayrılığına fatiha okutacak nitelikte, bağımsız yargıya artık tümüyle son verdirtebilecek hükümler. Bağımsızlığı tartışılır da olsa bağımsız yargıdan, büyük sıkıntılar yaratacak yandaş yargıya kapı açılmak isteniyor. Türkiye’yi otokrasiye, otoriter Başbakanlık sistemine sürükleyecek bir paket var. Ondan sonrası ne olur? Karşımızdaki tehlikeler nedir? Bu soruları temel alan ana konuya bugün referandum meydanlarında girilmiyor. Siz bu stratejilerle önümüzdeki referandumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demirel: Siyaset bu. Siyaset de biraz doğru siyasetçiye bağlıdır. Yani şu manada söylüyorum. Siyasetçi “ben yanlış yapıyorum” demez. O kendine, kendi hesabına göre doğru yapıyor. Öbürü de kendine göre doğru yapıyor. Ben burada sadece bir şey söyleyeyim. Türkiye’yi eğer bir referandumla, 175 maddelik bir Anayasa’nın 24 maddesini değiştiriyoruz ve gelin buna oy verinden çıkarıp, geçmiş defterleri karıştırmak suretiyle intikam hislerini, bölücülüğü yeniden tahrik etmek suretiyle ve referandumun hedeflemediği, yani referanduma konan değişikliğin hedeflemediği başka yerlere götürürseniz, yanlış yaparsınız. Yani şöyle yaparsınız; belki oy toplarsınız, ama ülkeye zarar verirsiniz. Ülkeye zarar vererek elde edilecek oyun bence kimseye yararı olmaz. Ülkede beraberliği, birliği bozacak birtakım gayretlere girmemek lâzım.
Ültanır: Peki efendim, sizin referandum için halkımıza mesajınız ne olacak?
Demirel: Benim halkım akıllıdır. Düşünür taşınır herkesi dinler. Yalnız şundan emin olmak istiyorum: Devlet eğer aşırı güç kullanmak suretiyle halkı yanıltırsa, halkı suçlamam. Ama halkı yanıltmazsa, halkın sağduyusu bu zamana kadar hep doğru yaptı, yine doğru yapar.
Ültanır: Sonuç için bir şey söyleyebilir misiniz?
Demirel: Onu ben daha bilmiyorum. Daha çok erken, ama söylediğim gibi, ülke için yararlısı neyse halk onu yapar. Bir de ülke için hayırlısı olsun.
Şunu da söyleyeyim; referandumum şöyle ya da böyle çıkmış olması, dünyanın sonu değil. Türkiye’de referandum şöyle de çıksa, öyle de çıksa, Türkiye şu çeşit tehlikeyle, bu çeşit sıkıntıyla da karşılaşsa, Türkiye yoluna devam edecektir. Türkiye’yi hiç kimse, ama hiç kimse, başı göğe değen insanlar ülkesi olmaktan çıkaramaz. Milletin sağduyusuna güveniyorum.
Referandum Ordu İle Hesaplaşma Şekline Sokulmamalı
Ültanır: Peki efendim, çok teşekkür ediyorum. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Demirel: Aşağı yukarı her şeyi söyledim. Ama, hesaplaşma ve referandum için şunu da söyleyeyim: Bu bir referandumdur. Referandumu Ordu ile hesaplaşma, Silahlı Kuvvetlerle itişip kakışma anlamına gelecek şekle getirmenin yanlışlığına dokunmak isterim. O yanlış olur. Geçmişin çok karıştırılması, Türkiye’ye hayır getirmez. Geçmişteki hadiselerin hepsi tümüyle hepimize ait. Sonu gelmeyen iştir. Aşağı yukarı böyle, çok ince noktalara bu vesileyle değindik. Hoca, teşekkür ederim.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, onur verdiniz, asıl ben tekrar çok teşekkür ederek röportajımızı izninizle noktalıyorum.





