Kemalizm ve Dindar M. Kemal Siyaseti

Nisan 29th, 2010 by admin Leave a reply »

Eleştiri-Yorum Araştırma Merkezi

Kemalizm’i savunan pek çok Kemalist grup ve oluşum mevcuttur. Bunlar Darbeci, Halkçı, Milliyetçi, Eyyamcı, Cuntacı, Lâdini ve Dindar Kemalistler gibi gruplara ayırmak mümkündür. 12 Eylül ve ANAP ile başlayan “Dindar Kemalizm” süreci dini grup ve cemaatlerin de desteği, devletin de onlara desteği ile AKP iktidarında başarıya ulaşmış gözükmektedir.

A- Konu ile ilgili haberler:

1) İTO (İstanbul Ticaret Odası) Mustafa Kemal’in 1928 yılında CHF 2. Kurultayında TBMM’de okuduğu ilk basımı eskimez harflerle yapılan NUTUK isimli eserinin tıpkıbasımını ve bu günkü harflerle aktarımını yayınladı. İTO başkanı Murat Yalçıntaş, ‘Atatürk’ü daha iyi anlamak için orijinal kaynaklardan okumak gerektiğini, bu nedenle NUTUK ilk baskısıyla yayınlanmıştır’ demiştir.

Atatürk bu nutkunu Çankaya köşkünde üç ayda hazırlamıştı. Bunun için gece gündüz çalışıyor ve uyku dahi uyumuyordu. 1919-1927 yılları arasındaki olayları Atatürk kendi açısından belgelerle kaleme almış ve Kurultay’da okumuştur.  (www.haberler.com/ito-tipki-basim-nutuk-cikardi-atamizi-iyi-haberi/)

2) Kemalizm’i İktidardaki AKP yaşatmaya devam etmektedir. (23 Nisan 2010) “Kral öldü yaşasın Kemalizm” şeklinde bu habere yer verilmiştir. AKP varlığını Kemalizm’i müdafaa ederek sürdürmektedir. 1997 yılına kadar Militer Kemalizm’i savunan ordu olmuştu. Askeriyenin Kemalist değerlerini “Sivil Kemalizm” olarak savunma görevini İslami bir parti olarak tanınan AKP olmuştur. AKP ayrıca Kemalizmin gereklerini yerine getirmiştir. Bu nedenle Askerî Kemalizm’e göre daha ılımlı olan, İslami değerlerle barışık, demokratik ve müreffeh bir Türkiye batı dünyası için daha iyi bir müttefik konumuna gelmiştir. (Zaman, 24 Nisan 2010 / Dış Haberler Servisi)

B) Diyanet İşleri Başkanlığı “Dindar Atatürk” imajını öne çıkarmak için ellerinden gelen her imkânı kullanmaktadır. Öncelikli olarak DİB Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU Atatürk’ü şöyle anlatmaktadır:

“Atatürk’ü herkes kendi bakış açısından yorumlamaya ve hatta kendi kavgasına, ön yargılarına çekmeye, onun üzerinden mücadele etmeye çalışıyor. Hâlbuki Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran insandır. Dine önem veren bir şahıstır. İslam dininin bilgi temelinde gelişmesini önemsemiştir. Diyanet’i, Genelkurmay Başkanlığı ile aynı gün kurmuştur. Topluma bir mesaj vermiştir bununla. Atatürk, Diyanet işleri Başkanlığı’nı kurar kurmaz, Hazreti Peygamberin ve Kuran’ın doğru anlaşılması için emir vermiş, iki kitap yayınlanmıştır. Birincisi, Kuran tesfiri, diğeri ‘Tecrid-i Sarih-i Buhari’. Bu kitaplar ile Kuran’ın ve Hz. Peygamber’in hadislerinin doğru anlaşılmasını istemiş. Çünkü Atatürk dine değil, hurafelere karşıydı” ifadeleri ile anlatmaktadır.

Yine Ali BARDAKOĞLU 03.03.2009 tarihinde “3 Mart 1924 Kanunlarına Yeniden Bakmak” isimli panelde yaptığı konuşmasında: “Laik ve demokratik Cumhuriyetimizin payidar olmasının hiç kuşkusuz en temel şartlarından biri, kurumlarımızın kendilerini sürekli gözden geçirebilmeleridir. Siyasi tarihimizde İnkılâp Kanunları adıyla anılan ve 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren düzenlemeler dini hayat, milli eğitim ve silahlı kuvvetlerin yeniden tasarlanmasına ilişkin köklü müdahaleleri yansıtır. Saltanat ve Hilafetin sahip olduğu belli başlı statü ve fonksiyonlarının lağvedilmesi ile başlayan bir dizi uygulama din alanındaki yapılanmaların da öncüsü olmuştur.

Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet’te kapsamlı ve köklü sayılabilecek asıl adımlar, 3 Mart kanunlarıyla atılmıştır. Bu nedenle söz konusu kanunlar, haklı olarak, İnkılâp Kanunları olarak adlandırılmıştır. Hilafetin kaldırılışı, Şeyhülislamlık Makamı’nın lağvedilip yetkilerinin iptal edilmesi, Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin ilgası ve yerine Diyanet İşleri Reisliği ile Vakıflar idaresinin ayrı ayrı teşkili gerçekte yeni Türk devletinin din alanına ilişkin perspektiflerini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Bu 429 Sayılı kanunun ilerleyen maddelerinde ise Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırılmış, yerine Genelkurmay Başkanlığı ihdas edilmiştir. Eşzamanlı ve birbirini dengeleyerek yapılan bu inşada baskın olan ana tema, yeni kurulan bu müesseselerin kayıtsız-şartsız bir şekilde siyaset dışında kalması gereğidir. … 

Tıpkı Genelkurmay Başkanlığı gibi siyaset üstü bir kurum olarak tasarlanan Diyanet İşleri Başkanlığı da başlangıçta yüksek itibarlı bir kurum olarak tasavvur edilmiştir. Ancak, 3 Mart Kanunlarının Diyanet İşleri Başkanlığı için öngördüğü itibarlı konum ve sistemin ve bu yöndeki ilk dönem uygulamaların ileriki dönemde çok iyi algılanamadığını, korunamadığını ve kurumun giderek sıradanlaştırıldığını söylersek haksızlık etmiş olmayız. Başlangıçta yeni kurulan devletin itibarını pekiştirerek şekillenen Diyanet İşleri Başkanlığı, ilerleyen süreçlerde maalesef kendi itibarını kendisi üretmek zorunda kalmıştır. Elbette bu gelişmenin birçok açıklaması yapılabilir ve her biri tartışılabilir. Ancak, rahmetli Gazi Paşa’nın 3 Mart Kanunlarını geçici ve muktezay-ı hal bir durum olarak öngördüğünü ve uyguladığını, sonrakilerin ise asıl olması gerektiğini yaptığını ileri sürmek, gerek zihni arka plan, gerek içerdiği imalar, gerekse doğurduğu sonuçlar yönüyle kabul edilemez” demektedir. (www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-408.aspx)

C) Diyanet İşleri Başkanlığı Dindar Atatürk imajını pekiştirmek amacı ile bir dizi kitap yayınlamıştır. Bunlardan iki tanesini şöyle özetleyebiliriz:

  1) DİB Eğitim Uzmanı Dr. Kıyasettin KOÇOĞLU tarafından kaleme alınan “Din Bilim, Uygarlık ve Atatürk” (DİB Yayınları, Ankara-2007, 152 s.) eserinde özetle: “Milletlerin dönüm noktaları olduğu Müslüman Türk Milletinin de dönüm noktasının M. Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı olduğu, bu ınkılabın ve Atatürkün iyi tanınması gerektiği belirtilir. Bu konuda DİB’nın bir dizi kitap yayınladığı bunların biri olan “Din Bilim, Uygarlıkve Atatürk” kitabının Dr. Mehmet Bulut tarafından derlemesi yapılan eser Diyanet İşleri Başkanlığı’nın farklı tarihlerde yayınlamış olduğu Ahmet Gürtaş’ın “Atatürk ve Din Eğitimi” (1982), Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu’nun, “Milli Mücadelede Din Adamları I-II,”(1996-1997), E. Kur. Kd. Alb. Oğuz Kalelioğlu’nun,“Atatürk ve Atatürk İlkeleri” (2001) gibi eserler zincirinin bir halkasını oluşturmaktadır” denilmektedir.

Kitapta ayrıca “Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924‘de kurulduğu zaman Atatürk’ün isteği üzerine ilk defa Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevirisini yaptırıp, basımını gerçekleştirmiş ve ücretsiz olarak dağıtmıştır. Ardından Ahmed Naim ve Kamil Miras’a sahih hadislerin Sahihi Buhari adıyla tercümesini yaptırarak ücretsiz dağıtımını gerçekleştirmiştir. (1932) Sonra da Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a, “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirini yazdırarak ücretsiz dağıtımını sağlamıştır. (1936) Başkanlığın bu önemli eserlerle başlayan yayınları özellikle son yıllarda yaptığı prestij nitelikli eserler ile devam etmektedir. Başkanlığımız toplumu din konusunda aydınlatma görevini yürütme noktasında 700’den fazla eserle görevini icra etmeye devam etmektedir” demektedir.

Eserde; Veli Değirmenci, Mesut Özünlü, Alaaddin Yanardağ, Yrd. Doç. Dr. Refik Turan, Ali Yakıcı, Yrd. Doç. Dr. Refik Turan, Mehmet Erdoğan, Prof. Dr. Reşat Genç, Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Dr. Yaşar Çolak, Prof. Dr. Seyfettin Erşahin, Prof. Dr. İsmail Yakıt, Dr. Mehmet Bulut, Doç. Dr. Fikret Karaman, Dr. Eyüp Baş, R. Aktimuroğlu, Ömer Karakaya ve Ayfer Balaban’ın yazarlığını yaptığı 25 makale yer almaktadır. Eser altı temel bölümden oluşmaktadır. Yazılar içeriklerine göre gruplandırılmaya çalışılarak bölümlere ayrılmış gözükmektedir.

I. Bölüm, “Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak” başlığını taşımaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1881-1938 yılları arasındaki tarihsel kişiliğini ele alan yazılardan oluşmaktadır.

II. Bölüm, “Kişiliği” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Atatürk’ün kişilik özellikleri ve özellikle lider kişiliğine, kahramanlığına vurgu yapan yazılar yer almaktadır.

III. Bölüm’de; eserin isminin oluşumunda da öne çıkarılan, “Bilim Uygarlık ve Atatürk” konusuna yer verilmektedir. Burada din, bilim, uygarlık, cumhuriyete giden süreç, din eğitimi, Osmanlı tarihi, dış Türklere yönelik eğitim faaliyetleri ve Atatürk’ün mesajları bağlamındaki yazılara yer verilmektedir.

IV. Bölüm, “Atatürk ve İslam Dini” başlığını taşımaktadır. Burada din, din anlayışı ve inanç dünyası, Hz. Muhammed tasavvuru ve yorumu, okuduğu dinî kitapları işleyen yazılar yer almaktadır.

V. “Milli Mücadele, Atatürk ve Din Adamları” başlıklı bölümde Milli Mücadelede, Atatürk, din, din adamları, 30 Ağustos ve Milli Egemenlik konularını içeren yazılar yer almaktadır. VI. “Eseri / Konuşmalarından Seçmeler” başlıklı 6. ve son bölümde Nutuk, Atatürk’ün Din ile İlgili Sözleri, TBMM’nin açılış konuşmalarında din ve din hizmetlerine ilişkin sözleri ve duaları konu edinilmektedir.

Derleme olan eserin içerisindeki yazılar bir zihnin yansımasını yani Diyanet İşleri Başkanlığının özellikle süreli yayınlarındaki yazılarda Atatürk algısını ortaya koymaktadır. Makaleler kısa olmakla birlikte çok kıymetli bilgiler içermektedir. Eserde Atatürk’ün zengin fikir dünyasına işaret eden önemli bilgilere de yer verilmektedir.

Bu bağlamda “Atatürk’ün Okuduğu Dinî Kitaplar” başlıklı yazı dikkat çekmektedir. Yaklaşık 4000’e yakın eseri okuduğuna, bir kısmını ise çok ciddî derecede tetkik ettiğine, hatta eserlere notlar düştüğüne işaret edilmektedir. Verilen bilgilerden Türk ve İslam Tarihi ile ilgili oldukça hacimli eserleri okuduğu, kendisine takdim edilen Kur’an Tercümesini, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih gibi hacimli eserleri detaylı tetkik ettiği görülmektedir.

Eser konu ile ilgili orijinal resimler ile de zenginleştirilmiştir. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığının ilk yayınlarından olan, “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” isimli eserin, dönemin Diyanet İşleri Reisi M. Rıfat Börekçi tarafından Atatürk’e takdim edilen nüshanın iç kapağının resmi ve 7. 2. 1923 tarihinde, Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde halka irad ettiği hutbenin o günkü gazetelerde yayımlanan şeklinin resmi dikkat çekmektedir.

  2) Prof. Dr. Ali SARIKOYUNCU tarafından kaleme alnınan ve TDV Yayınları arasında çıkan (Ankara-2002, 300 s.) “ATATÜRK, DİN ve DİN ADAMLARI” isimli kitapta ise “Değerlendirme ve Sonuç” bölümünde yazar şöyle demektedir:

Mustafa Kemal Atatürk’ün din ve laiklikle ilgili düşünceleri çok tartışılmıştır: Bazılarına göre o, dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiştir. Bu sebeple bunlara göre bundan dolayı dinsizdir. Dini değerleri kullanarak hedefine ulaşmış, sonra da dini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Gerçekte Atatürk, ne dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiş, ne de dinin özüne dokunmuştur. Onun mücadelesi din adına ortaya çıkan zihniyetle olmuştur. Atatürk gerçekçi, akılcı, ileriyi gören, toplumunu ve dünyayı doğru okuyan, ne yaptığını bilen devlet adamıdır. Dine, dinî değerlere değil, hurafeciliğe ve din istismarına karşıdır. Bu da din düşmanlığı değildir; gerçek dindarlıktır. Bu sebeple laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, Atatürk de dinsiz değildir. Bu bağlamda, Türkiye koşullarında gerçek dindarlık Atatürkçülüğün bir boyutudur.” (s. 215)

“Atatürk’ün laiklik, din ve din adamları üzerine söyledikleri, bugün hâlâ tartışılmakta olan din-devlet, din-siyaset ve din-çağdaşlaşma ilişkilerinde yol gösterici özelliğini korumaktadır. Onun din konusundaki akılcı ve gerçekçi tutumu, hem dindarları hem de dinle ilgisi olmayanları koruyucu ve rahatlatıcı niteliktedir. Çünkü Atatürk’e göre esas olan, toplumsal düzenin sağlanması ve geliştirilmesidir. O bu kavramların her birini, birey ve toplum için yaşamsal birer değer olarak kabul eder. Bu yüzden din ve Atatürk üzerinden siyaset yapmak veya herhangi bir şekilde çıkar ummak, dine ve Atatürk’e karşı yapılmış bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir. Türk vatanı ve ulusunun ebedi varlığı ve yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğü açısından, bu tür haksızlıklara fırsat verilmemeli ve bunlarla mücadele edilmelidir.” (s. 233)

**

D) Fetullah Hoca Grubu Şahdamar Yayınlarının bastığı Risale-i Nur Külliyatı Emirdağ Lâhikası-2 den “M. Kemal ve İsmet İnönü ile ilgili Lozan bahsi” çıkarılarak “Dini Cemaatlerin” en fazla üyeye ve en geniş hizmet alanına sahip olan Fetullahcılar “Dindar Atatürk” imajı ile “Kemalizmin” korunması ve savunulması konusunda kullanılmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi “Büyük Doğu” mecmuasında yayınlanan bir vesikayı Emirdağ Lâhikasına alarak iddiasını ve davasını ispat etmiştir. O vesikanın sonuna şöyle bir not koyar: “İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadîs-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hâdiseyi tasdik ettiği gibi; Şeriat-ı Ahmediye’ye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.” (Emirdağ Lâhikası-2, s. 33)

E) Tarikatçılar Mustafa Kemal ile dost olmaları sağlanmış; Bediüzzaman ve Risale-i Nur aleyhine kullanılmışlardır.

Bediüzzaman hazretleri talebelerine “Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz. Sakın sakın hocalarla münakaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar masalahakârâne davranınız, enaniyetlerine dokunmayınız. Bid’a taraftarı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedilerle uğraşıp onları dinsizlerin tarafına sevk etmemek gerekir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rast gelseniz, mümkün olduğu kadar münazaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle itirazları, münafıkların ellerinde bir senet olur. İstanbul’da ihtiyar hocanın hücumu ne kadar zarar verdiğini bilirsiniz. Elden geldiği kadar Risale-i Nur lehine çevirmeye çalışınız” (Emirdağ Lâhikası, 1:133) diye ikaz etmektedir.

İstanbul’da ihtiyar hoca (Abdulhakim Arvasi) bilmeyerek, bir risalenin bir meselesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini Ali Rıza Efendi hazretleri ona cevap veriyor. (Tarihçe-i Hayat, 329-330; Baskı: 2006, s. 508)

Abdulhakim Arvasi’den derslerini alan ve müritleri olan “Büyük Doğucular” daha sonra Risale-i Nura ve “İman hizmetine” mesafeli olmuşlar ve tarikatların revacına çalışmışlardır. Büyük Doğu Ekibi, Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Rıfat Atılhan, Abdurrahim Zapsu, Ömer Karagül, Celallettin Sığındere, Şükri Çelikalay, Şakir Üçişık, Haluk Nurbâkî, Lütfi Bilgen gibi ileri gelen şahsiyetlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Eskişehir Mahkemesi safhasında talebelerini ikaz ederek şöyle buyurur: “Bir seneden beri, gayet dikkatle içimize casusları sokan ve safdil ve cür’etkâr talebelerin ifşaatını zapteden ve bil’iltizam bizi perişan ve mesleğimizden pişman etmek için her vesileyi istimal eden, hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm’i sevk ettikleri halde, onu ve Şeyh Abdülbâki’yi ve bana ara sıra itiraz eden Şeyh Süleyman’ı bizim gibi perişan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanaat-i vicdaniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez ve Eskişehir’de dahi etmedi.

Beşinci Nokta: Biz hem burada, hem Eskişehir’de tecrübe ile katî anladık ki, biz, vahdet-i mesele cihetiyle tam bir tesanüde şiddetle muhtacız. Sıkıntıdan gelen gücenmekler ve titizlikler ve itirazlar, bizim perişaniyetimizi ikileştirir. Maatteessüf en ziyade güvendiğim ve itimad ettiğim, sizlerdiniz. Bazı hatırıma bir telâş geldiği vakit, İstanbul’dan gelen Kâmil ve Sıddık Hocalar ve Kastamonu vilâyetinde fevkalâde sadakat gösteren zatları tahattur ile o endişem zâil olurdu. Dikkat ediniz, küfr-ü mutlakı müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın. Benim komşudaki koğuşa parmağını soktu, beni azap içinde bıraktı. Şimdi siz, mâbeyninizde münakaşasız bir meşveret ediniz. Kararınızı kabul ederim. Fakat benim müdafaatım tâ Ankara’ya gitse ve medar-ı nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulması mümkün olanlar hakkında kararını vermek ihtimalini, hem şimdi bizimle uğraşan ve Abdülbâki ve Abdülhakîm ve Hacı Süleyman’ı nefyeden ve Yeşil Şemsi’yi tahliyeden sonra burada durduran adamlar, elbette Hâfız Mehmed ve Seyyid Şefik gibi salâbet-i diniyeleri ile ve onların ölmüş reislerine ve suretine baş eğmemesiyle ve ilhad ve bid’alara taraftarlıklarını göstermemesiyle beraber, serbest bırakmamak ihtimalini de, hem Risale-i Nur’un tesettür perdesinden çıkıp gayet büyük ve umumî bir meselede kendi kendine merkezlerinde mübarezesi zamanında şakirtlerini arkasında bulmak ve kaçmamakla sarsılmaz ve mağlûp olmaz bir hakikate bağlandıklarını mütereddit ve mütehayyir ehl-i imana göstermesi gayet lüzumlu olduğunu dahi nazarınıza ve meşveretinize alınız. Sakın, sakın birbirinizin kusuruna bakmayın. Hiddet yerinde hürmet ediniz, itiraz yerinde yardım ediniz” (Şualar, 289) buyurmaktadır.

**

1. Abdulhakim Arvasi: (1860 – 27 Kasım 1943)

Seyyid olup Hz. Hüseyin kolundandır. Soyu Abdulkadir Geylâni’ye (ra) dayanmaktadır. Moğol istilasından sonra Irak’tan Doğu Anadolu’ya yerleşmiş ve çok sayıda ulemanın içinden çıktığı soylu bir aileye mensuptur. 1860 yılında Van’ın Başkale kazasında Halife Mustafa Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Arvas’ta Nakşî şeyhi Seyyid Fehim Arvâsî’nin terbiyesinde yetişti. 1887 tarihine kadar Nakşibendi, Çeştî, Kübrevî ve Sühreverdî tarikatlerinden hilafet aldı. Şafii olmakla beraber dört mezhebe göre fetva verme yetkisine sahip oldu.

Başkale’de açtığı medresede 29 sene talebe yetiştirdi. Talebeleri Anadolu’nun çeşitli beldelerinde müftü ve müderris olarak görev aldılar. Çalışmalarından ve hizmetlerinden dolayı Sultan II. Abdulhamid’in iltifatına ve ihsanına mazhar oldu. 1916 Rus istilasında ailesiyle Musul’a hicret etti. 1916-1918 tarihlerinde Ziybar müftülüğü yaptı. Adana ve Eskişehir’e oradan 1919 tarihinde İstanbul’a geldi. Sultan Vahdettin’in teveccühünü kazandı ve Süleymaniye Medresesi Tasavvuf Müderrisliğine atandı. Sonra Eyüp Sultan’da Kaşgarî Dergâhı postnişinliği kendisine tevdi edildi. Türk – Yunan savaşı esnasında Milli Mücadeleye destek verdi.

1924-1928 yıllarında Vefa Lisesi “Din Dersi” muallimliği ve İstanbul Vaizliği yaptı.  1925 yılında Tekke ve Zaviyeleri kapatan kanun gereği Kaşgarî Dergahında kayd-ı hayat şartıyla oturmasına müsaade edildi. İstanbul’da Eyüp Sultan, Fatih, Beyazıd, Ayasofya, Bakırköy, Kadıköy Osmanağa, Kasımpaşa Cami-i Kebir, Üsküdar Yeni Camii ve Beyoğlu Ağa Camii kürsüleirnde senelerce vaaz etti. 1930’da yaş haddine rağmen Bakanlar Kurulu Kararı ile görevi uzatıldı. Soyadı Kanunu çıkınca “Üçışık” soyadını aldı.

1931 yılında “Menemen Olayı” üzerine Menemen’e götürülerek Divan-ı harbe çıkarılarak ifadesi alındı. Beraat etti ama görevine son verilerek emekliye sevk edildi. Buna rağmen cami derslerine fahri olarak devam etti. Beyazıt camiinde “Kadı Beydavî” tefsiri okutarak bitirmeye muvaffak oldu. Başta Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık olmak üzere pek çok sayıda insan ondan ilim ve feyiz aldı.

18 Eylül 1943 yılında 83 yaşına rağmen İzmir’e sürgün edildi. Hastalandı ve 27 Kasım 1943 tarihinde Ankara’da vefat etti. Bağlum kabristanına defnedildi. İyi derecede Arapça, Farsça ve Kürtçe bilen Abdulhakim Arvasî’in Arpça ve Farsça şiirleri vardır. Büyük oğlu Mekki Üçışık Üsküdar ve Kadıköy müftülüğü yapmıştır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/ Abdulhakimarvasi)

Risale-i Nur’un “İman Hizmetine” engel olmak isteyen CHF yönetimi bu amaçla bazı din adamlarını kullandığı gibi Şeyh Abdulhakim Arvasî’yi de kullanmıştır. “Birinci Şua’da bazı Kur’an ayetlerinin işari ve remzi manalarının külliyetinde, cifir ve ebced tevafuklarına” temas edilmesi ve asrımıza bakan bazı işaretlerin tezahürü ile ilgili beyanları tenkid eden Şeyh, farkında olmadan söz konusu komitenin oyununa alet oldu (Abdulkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul-1998, 2:1103) Yapılan haksız eleştirilere rağmen, Bediüzzaman’ın söz konusu tenkitçiler hakkında itinalı davranmış ve aleyhinde asla bulunmamış; ancak gıybeti ile ilgili olarak talebelerini ikaz etmiş ve itirazlarına ilmi olarak şöyle cevap vermiştir: “Biz demiyoruz ki, ayetin mana-yı sarihi budur. Ta, hocalar fihi-nazar desin. Hem dememişiz ki, mana-yı işarinin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mana-yı sarihinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işari ve remzidir. Ve o mana-yı işari de bir küllidir, cüziyatları var…” (Kastamonu Lahikası, s. 120, 121)

Bediüzzaman ayrıca bazı safdil insanların ve bazı cüretkar talebelerin, yaptıkları yanlışlarla, fırsat kollayan kesimlerin işini kolaylaştırdığını belirtmektedir. Bununla birlikte aleyhine sevk edilen Şeyh Abdülhakim gibi zatların da söz konusu durumdan zarar gördüklerini, mütedeyyin insanların birbirinin aleyhinde bulunmalarının hiçbir fayda sağlamayacağını da örnekleriyle birlikte ortaya koymaktadır. (Şualar, s. 286, 289)

 

2. Şeyh Şerafeddin-i Dağıstanî: (1875-1936)

Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, Hicrî 1292 – Miladî 1875 yılı, Zilkade ayının üçüncü Pazartesi gecesi Dağıstan’ın Temirhan-şura vilayeti, Gunip kazasının Kikuni köyünde, dünyaya geldi. Babası Abdurraşid Efendi, annesi Emine Sara Hatundur. Anne ve babasının her ikisinin de kabirleri, Yalova Güneyköy’deki kabristandadır. Yalova ilinin Reşadiye (Güneyköy) köyünde Hicrî 1355 – Miladî 1936 yılı Cemaziyel evvel ayının yirmi yedinci pazar günü, köyünde (hicri) altmış üç yaşında iken vefat etmiştir. Son yüzyılın en seçkin tasavvuf büyüklerinden olan Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, “Ebu’l-Fukara” olarak bilinmektedir.

Çocuk yaşında Dağıstan’da Nakşibendî tarikatı şeyhi Ebu Ahmed es-Suğurî’nin manevi eğitimine girdi. Ahmed es-Suğûrî Şeyh Şamil ile beraber Ruslara karşı savaştığı için sürgün edilmiştir. Şerafettin Dağıstânî eğitimini amcası Şeyh Ebu Muhammed el-Medenî’nin yanında tamamladı. Sonrasında bu amcasının kızı ile evlendi. İmam Şeyh Şâmil’in destansı direnişinden sonra Dağıstan’ı terk edenlerle beraber Türkiye’ye geldiler. Bir müddet Bursa’da ikamet ettikten sonra Yalova’ya giderek dağlık bir köye yerleşti. Burası önceleri Elmalı dendi, sonra Reşadiye adını aldı. Günümüzde ise Güneyköy olarak bilinmektedir. Burası özellikle Rusya’dan gelenlerin sığınağı oldu ve köyün içinde inşa edilen bir Medrese ve Tekke’de bine yakın öğrencinin eğitildiği söylenmektedir.

Şeyh Şerafettin Dağıstânî hem medresede okunan zahirî ilimleri hem de tasavvuf ilmi olan bâtınî ilmi, yani “ledün ilmini” ders vermekteydi. Nakşibendî’ye yanında Kadiriyye, Rufaiyye, Şâzeliyye, Çiştiyye ve Halvetiyye tarikatının irşat yetkisini aldığı bu zamanda daha henüz 27 yaşındaydı. Bu yaşta “Kutbu’l-İrşat” makamı ile taltif edildi. “Gün boyu kendi nefsini terbiye ile riyazete alıştırmaya çaba sarf etmeyen ve her gece tesbihat vazifesini yapmak için uyanmayan ve kardeşlerine hizmet etmeyen hiçbir talib bu yolda hiçbir dereceye erişemez” diyor ve bu konuda gerçekten örnek oluyordu. Balıkesir, Kastamonu, Sakarya ve çevrede şöhreti ve irşat faaliyeti yayıldı.

Şeyh Şerafettin mükemmel bir kemale sahip mürşid-i kâmil olmakla İsm-i Azam da dâhil olmak üzere bütün esmanın mazharı olmuştu. Cemalî ve Celâli bütün isimlere mazhar olmuştu. Bunu gerek Sultan Reşad ve gerekse Yalova Termal’deki köşkünde Mustafa Kemal ile istişârelerinde müşahede olunmuştur. Birçok keramete mazhar olduğu müritleri tarafından söylenmiş ve kerametleri anlatıla gelmiştir.

Yunanlıların Bursa’yı işgal ettiği zaman Şeyh Şerafettin’in bağlılarından teşkil olunan İmam Şâmil Alayı dağlarda çete harbi yapıyor ve Ankara’daki Kuvây-ı Milliye birliklerine asker temin ediyordu. İmam Şâmil Alayı Yunan ve Rum işbirlikçilerinden oluşan alayı Orhangazi sırtlarında durdurmuşlardır. Düşman askerlerinin Yalova’ya girişlerini ve Marmara’ya ulaşmalarını engellemiştir.

Şeyh efendiye “Müslümanların ve memleketin hali ne olacak?” diye sorulmuş. O da Hz. Ali’nin (ra) bir kıssası ile cevap vermiştir. Hz. Ali’ye (ra) “Bu fitnelerin sonu ne olacak?” diye sorulunca “Din kıyamete kadar bakidir” demiş, sonra başını eğerek bir müddet durmuş, başını kaldırınca “Nime’l-Etrâk! Nime’l-Etrâk! Nime’l-Etrâk!.. Din Türklerin elinde kalacak ve Türkler ile yücelerek kıyamete kadar baki kalacaktır” dediğini nakletmiştir.

Şeyh Şerafettin Efendi’nin Kurtuluş Savaşı esnasındaki bu faaliyetleri zafer sonrasından TBMM tarafından alınan bir karar ile “Hizmet Beraatı” tevdi edilmiştir. Mustafa Kemal yaz aylarında Yalova’daki köşke geldiklerinde Şeyh Şerafettin’i çağırır ve kendisi ile sohbet ederdi.

23 Aralık 1930 tarihinde Menemen’de gerçekleşen “İrtica Olayı” üzerine bütün tasavvuf ileri gelenleri takibe alınmıştır. Birkaç yakın müridi ile beraber Şeyh Şerafettin Dağıstanî’de Eskişehir Cezaevinde gözetim altına alınmıştır. 27 Nisan 1935 tarihinde de Isparta’dan Bediüzzaman hazretleri 120 talebesi ile Eskişehir hapishanesine götürülmüştür. Bu cezaevinde Konya’lı Ali Kemal Belviranlı’nın babası İsmail Hakkı Belviranlı (v.1969) tarafından anlatılmıştır.

Bediüzzaman talebelerine Şeyh Şerafettin’in bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordurup ilgilenmiştir. Şeyh de “Biz bir hiçiz, hiç olanın hiçbir şeye ihtiyacı olmaz” şeklinde cevap verir. Şeyh efendi Bediüzzaman’a “Neden burada tutuklu olduklarını” sordurur. Bediüzzaman da “Burası Medrese-i Yusufiye’dir. Onun derecesi olan makamına ermek için burada toplanmış olduklarını ifade eder. Şeyhin müritlerinden Abdullah Dağıstanî de şeyhine “Biz neden burada bulunuyoruz?” diye sorması üzerinde Şeyh “Biz buraya sebepsiz yere tutuklanmış olan birçok kişiye manevi sırları iletmek üzere gönderildim. Manevi desteğe ihtiyacı olan bu kişileri himmetimle destekliyorum. Allah beni bunun için buraya gönderdi” şeklinde cevap vermiştir. 

Şeyh Eskişehir Hapishanesinde 3 ay kaldıktan sonra çıkarılmıştır. Nihayet 1936 yılında vefat etmiştir. Vefat etmeden önce halefi Abdullah Dağıstanî’ye En’am Suresinde gizli bulunan 7007 adet Nakşibendî şeyhlerinin bütün mürşitlerinin silsilesini ve isimlerini çıkarıp vermiştir. Bunda Mehdi’ye kadar gelen ve gelecek olan bütün mürşitlerin isimleri vardır” demiştir. Abdullah Dağıstanî’yi de halife olarak görevlendirmiştir. Şeyh Efendi zamanın “Kutbu’l-Aktabı” olarak bilinmektedir.  (www.geocities.com/tasavvufvesufiler)

Kabri Reşadiye (Güneyköy) dedir. Yaşadığı evi, tekke ve zaviyesi olarak devam etmektedir. 

 

3. Şeyh Nazım KIBRISÎ (1922- Hayatta)

Soyu anne tarafından Mevlâna Celalettin-i Rumî’ye baba tarafından Abdulkâdir-i Geylânî’ye dayanmaktadır. Hem “Şerif” yani Hasenî, hem de Seyyid, yani Hüseynî’dir. 21 Nisan 1922 tarihinde doğdu. Küçük yaşından itibaren Larnaka’da bulunan peygamberimizin (sav) halası olan Hala Sultan Tekkesi’ne devam eder ve “Hala Sultan” ile konuşurdu. 1940 yılında İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesinden mezun oldu. Gündüzleri fen ilimlerini, geceleri de manevi ilimleri okuyordu. Fakültede okuduğu zamanlarda Cemaleddin el-Alusî’nin (v. 1955) sohbetlerine devam etti. Fakülteyi bitirdikten sonra 1944 yılında Şam’a giderek Abdullah Dağıstânî’nin manevi terbiyesine girdi. Beş sene sonra Kıbrıs’a geri döndü. Şeyh Abdullah Dağıstanî’nin manevi yardımları ile hizmetlerine devam etti. Arapça ezan okumanın yasak olduğu bu dönemde Kıbrıs’ta her gittiği yerde ezan okudu ve hakkında 114 dava açıldı. Tutuklanıp yargılanacaktı ki Türkiye’de Adnan Menderes iktidara geldi ve ezanı aslına çevirerek bu konuda açılan bütün davaların düşmesine sebep oldu. Bu durum Şeyh Abdullah-ı Dağıstanî’nin bir kerameti olarak kabul edildi.

Daha sonra Şeyh Nâzım Kıbrıs’ın bütün yerlerini dolaştı, Lübnan, Mısır, Suud-i Arabistan’a giderek “Nakşibendî” tarikatını ders verdi. 1952 yılında Şam’da Şeyh Abdullah Dağısatanî’nin müritlerinden Hacı Emine Hanım ile evlendi. Şama yerleşti; ancak üç aylarda Kıbrıs’a geliyor ve Kıbrıs’ta kalıyordu. Emine Hanımdan 2 kızı ve 2 oğlu dünyaya geldi.

1973 yılında Recep, Şaban ve Ramazan aylarında Kıbrıs’ta bulunduğu zaman aniden geldi. Sebebi sorulduğu zaman manevi bir işaretle Şeyh Abdullah Dağıstânî’nin cenazesini kaldırmak için geldiğini söyledi. Şaşırdılar. Ancak şeyhin sağlıklıydı. Herkes toplandı birden şeyh efendi kalbim sıkışıyor dedi ve bir müddet sonra vefat etti. Cenazesini kaldırarak Kıbrıs’a döndü.

Şeyh Nâzım Kıbrısî Kıbrıs’ta bulunmakta ve Nakşibendî Tarikatının gelişmesi için çalışmaktadır. http://www.naksibendi.net/  isimli internet sitesinde on-line biat kabul etmektedir.

**

Şeyh Nazım el-Kıbrısî 8 Kasım 2007 tarihinde talihsiz bir açıklama yaparak “Risale-i Nur Okuma Zamanı Geçti” demiş ve bu basında ve internet sitelerinde yankı bulmuştur. (http://www.mesajhaber.com/haber.php?haber_id=4591) Bu konudaki sağlıklı bilgilere “http://www.nakşibendi.net” sitesinde ulaşmaları mümkündür.

Risale-i Nur gibi “Kur’ân-ı kerime bağlı” ve onun manevi bir mucizesi olan tefsirin okunmasına karşı çıktığından dolayı ehl-i ilim ve ehl-i hakikat karşısında gülünç duruma düşmüş, bunu telafi için de bunun manevî bir âlemden geldiğini iddia ederek daha büyük bir hata işlemiş ve bu yanlışında ısrar etmiştir.

Kuzey Kıbrıs’ta Lefke şehrinde dergâhında görüşülen Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî bu açıklamayı yapması için “Nakşibendî meşayihi imameti” tarafından “şiddetle” talimat verildiğini, âlem-i berzahtaki Bediüzzaman ile bir şekilde görüşülerek ruhaniyetinden müsaade alındığını ve “Said Nursi hazretlerinin bu açıklamadan dolayı kendisine teşekkür ettiğini” ifade etmiştir. Hatta bu konuda daha ileri giderek Nurcu büyüklerinin manevi âlemde Said Nursi ile görüşerek bunun doğru olduğunu teyit edip etmediklerini sormalarını da istemiştir.

Bu açıklamanın sebebi de 1935 yılında Şeyh Şerafettin Dağıstanî hazretlerinin Eskişehir Cezaevinde Said Nursi ile beraber bulundukları zaman içinde “Nur Talebeleri” ile aralarında geçen olaylara ilişkin son asrın sahib-i tasarruf sahibi olan Şeyh Şerafettin Dağıstanî ve Şeyh Abdulhakim Arvasi’nin manevi şahsiyetlerini incitici nitelikte yazılar yazılmasını göstermektedir. (http://www.naksibendi.net/139701.html)

Risale-i Nur gibi doğrudan Kur’an-ı Kerimden feyz alan ve onun hakiki bir tefsiri olan ve milyonlarca okuyanlarının imanını kurtaran bir eseri “Risale-i Nuru okuma zamanı geçti. Bunu Nakşibendi meşayihi imametinin şiddetli ihtarı ile söylemek durumunda kaldım. Hatta Bediüzzaman’ın ruhaniyeti ile de görüşerek onun da bundan dolayı memnun oldu” ifadeleri  ile söyleyenlerin ne derece hakikatten habersiz olduğunu söylemeye gerek var mı?

Aklî ve ilmî açıdan baktığımız zaman “Kur’an Tefsiri” olan hiçbir kitabın okuma zamanının geçtiği, hiçbir akıl sahibi tarafından söylenmesi mümkün değilken “Risale-i Nuru okuma zamanı geçti” gibi akıl, ilim ve mantık dışı bir iddiayı ortaya atıp “ruhani âlemlerden emir aldığını” hatta “Bediüzzaman ile de görüşerek onun da teyidini aldıklarını” iddia etmek kadar mantık dışı bir iddia olabilir mi? Böyle iddialarda bulunan birinin sözüne hiçbir akıl sahibi itibar edebilir mi? Etse ona akıllı denebilir mi? Bu iddia göstermektedir ki “Bu zaman tarikat zamanı değil” buyuran Bediüzzaman gerçekten çok haklıdır.

Şeyh Nâzım Kıbrısî’nin bu hatasına karşı Bediüzzaman’ın Şeyh Abdulhakim Arvasi’ye verdiği cevap ile cevap vermek yeterlidir. Bediüzzaman Arvasî’nin Risale-i Nurlara olan itirazını “Şahsım için mucib-i hayrettir ki, o itiraz eden zât, benim silsile-i ilimde en mühim üstadım olan Şeyh Fehim’in (ks) tilmizi ve en ziyade merbut olduğum İmam-ı Rabbânî’nin (ra) bir talebesi olduğu halde, herkesten ziyade kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdadıma koşmak lâzım iken, maatteessüf, ondan tereşşuh eden bir itiraz, bazı zayıf arkadaşlarımıza fütur ve ehl-i dalâlete bir senet hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik. O ihtiyar zattan, çabuk bu su-i tefehhümü izale etmek için tamire çalışmasını, hem duasıyla, hem tesirli nasihatiyle yardımını bekleriz.” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.226)

 

4. Necip Fazıl KISAKÜREK

İhtiyar hoca Abdulhâkim ARVASÎ’nin müridi, efendisi için söylediği “o kapının köpeği ve o geminin paspası olma” şerefini isteyen yazısında “Allah bana Bağlum köyünün yalçın ve çıplak mezarlığında, namsız ve nişansız bir taş altında başım onun ayaklarına doğru gömülmeyi nasip etsin” demektedir.

Bağlum, Ankara’nın Keçiören ilçesine bağlı bir belde olup Horosan erenlerinden Evliya Yakup, Yusuf ve Sadık isminde üç erenin olduğu bir beldedir. Seyyid Asbdulhakim Arvasi ve İslam Tarihi bilginlerinden Âsım Köksal da burada Medfun bulunmaktadır. Her ikisi de Necip Fazıl’ın hocaları sayılmaktadır.

1940’lı yıllardan itibaren Abdulhakim ARVASİ’nin müridi olan Necip Fazıl İsmet İnönü’ye ağır eleştiriler yönettiği gibi, Demokrat Parti ve Adalet Partisine’de aynı eleştirileri başka açılardan yönelterek “Siyasal İslam” akımının güçlenmesi için çalışmış ve siyasetini W. James ve John Devey’in pragmatist / menfaatçi bir çizgisine oturtmuştur.

Necip Fasıl KISAKÜREK bu günkü iktidarın AKP zihniyetinin “İdolocya Örgüsü”nü örmüştür. Günümüz Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL Necip Fazıl’ın yanında ve kitaplarını okuyarak yetişmiştir. (CNN Türk, 28.08.2007)

Milliyetçi ve Dinci kanadın üstatlığını yapan Necip Fazıl bir zamanlar Necmettin ERBAKAN’ın yanında yer almış, daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’ne kaymıştır. Milli Görüş içinde önemli bir konuma sahiptir.

Necip Fazıl’dan etkilenen Hüseyin Üzmez 1952’de Malatya’da Vatan başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın Adnan Menderes’in yanı başında tabanca ile vurmuştur. Hüseyin Üzmez’i azmettirenler Büyük Doğucu’ların Akıncı ve İslam Demokrat Partisi Malatya temsilcileri olmuştur. Bu olay üzerine Necip Fazıl 30-40 arkadaşı ile hapis yatmıştır. Bu olaydan sonra Demokrat Parti ile dindarların arası açılır ve sebebi de budur. Dolayısıyla Hüseyin Üzmez siyasal İslamcıların tetikçisi rolünü iyi başarmıştır. (H. Üzmez’in son durumu malumdur…)

Daha sonra Tayyip ERDOĞAN Necip Fazıl ekolünün ve siyasal İslam düşüncesinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Başbakanlık merdivenlerine de Necip Fazıl’ın ve Ziya GÖKALP’ın şiirleri ile çıkmıştır.

1980 sonrası Kenan EVREN’in adamları olarak bilinen ve İhtilal Hükümeti olan Başbakan Bülent ULUSU’nun yardımcıları olarak İhtilal hükümetinde görev yapan Necdet CALP, Turgut SUNALP ve Turgut ÖZAL üçlüsünden Tarikatçı ve Nakşî alarak bilinen Turgut ÖZAL’ın icazetli partisi ANAP ile devlet içinde yapılanmasını tamamlamış ve Fetullah HOCA’nın önünü açarak AKP’ zihniyetine zemin hazırlamışlardır.

Günümüzde AKP zihniyetini ve kadrolarını Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ve Fethullah Hoca’nın talebeleri teşkil etmektedir. Tabii o da icazetini yine 12 Eylül lideri Kenan EVREN ve 28 Şubat zihniyetinden almıştır. Diğer cemaatler de dolgu malzemesi olarak kullanılmaktadır.

 

5. Fetullah GÜLEN (27 Nisan 1941 / Halen Amerikada Yaşamaktadır.)

12 Eylül 1980 ihtilalinde terörist ilan edilip aranan ve resimleri duvarlara asılarak yakalanması istenen Fetullah Gülen daha sonra Turgut ÖZAL aracılığı ile Kenan EVREN ile dost olması sağlanmış ve “Kenan EVREN’in cennete gideceğini söyleyecek kadar” da dostluğunu ilerletmiştir. (http://www.milliyet.com.tr/content/ fethullah/html/fet09.html) Bu sayede affedilmiştir. Fetullah Hoca’nın 12 Eylül askeri darbesini öven makaleleri ve sözleri zaten herkes tarafından bilinmektedir. Ancak daha sonra 28 Şubat öncesi tekrar tutuklanma talebi üzerine tedavi bahanesiyle Amerika’ya gitmiş veya götürülmüş, 15 yıldır tedavisi bitmemiştir. TC mahkemeleri tutuklanmasına gerek olmadığı konusunda kararını verdiği halde Amerika’da kalmaya devam etmektedir. Ne zaman geleceği de bilinmemektedir.

“Mustafa Kemal Atatürk’e laf söyletmem” diyen Fetullah GÜLEN (http://tr.fgulen.com/ content/view/223/5/) “Atatürk din ile aklı mezcetmiş bir dahiydi” (http://tr.fgulen.com/ content/view/1916/124/) diyerek dindar Mustafa Kemali ve Kemalizmin savunuculuğunu yapmaktadır.

12 Eylül Askeri Darbesinin hemen ertesinde Sızıntı Dergisinde yayınladığı “Son Karakol” isimli yazısında Fetullah Hoca “… Karakol, sükûnetin, huzurun ve emniyetin remzidir. Ondaki düzen, huzur ve orada gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Ondaki kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir (…) Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulüu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” (Sızıntı, Ekim -1980, Cilt: 2 Sayı: 21)” diyordu.

Sonuç:

İslam’ın sosyal ve siyasi hayatta uygulanmasını “Siyasal İslam” düşüncesi olarak ortaya koyan bu çizginin siyasi düşüncesini şekillendiren “Ehl-i Sünnet” itikadı ve siyasi düşüncesi değil, HÂRİCÎ ve ŞİA’nın siyasi düşünce sistemidir. Ehl-i Sünnetin siyasi çizgisi ise Bediüzzaman’ın siyasi düşünceleri oluşturmaktadır. Bunun nedeni de Türkiye’de “Dindar Kemalist zihniyettir. Yani Kemalistler 1980 sonrası Kemalizmin devamını sağlamak için safdil dindarları Tarikat ve şahsa bağlı cemaatler ile kullanmakta; bunun karşılığında da dünyevi menfaat sağlamaktadırlar…. Kenan EVREN bu süreci okullara zorunlu “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersini koyarak başlatmıştır. Bunu da Anayasa’nın 24. Maddesine koyarak ihtilal Anayasa’sını, İhtilalcilerin dokunulmazlığını ve kendi Cumhurbaşkanlığını onaylatmıştır.

Bunun hemen akabinden “Kılık Kıyafet Yönetmenliğini” çıkararak on binlerce memur ve milyonlarca başörtülünün on yıllarca süren mağduriyetine sebep olmuştur.

Acaba gerçekten Fetullah Hoca’nın dediği gibi okullara koyduğu “Din Kültürü” bunca zulme kefaret olup Kenan EVREN’i Cennetlik yapabilecek midir?

1980 sonrası İslami gelişmenin olmayışı ve haklarını alamayışlarının sebebi bunlardır…

 

Bu Yazıyı Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
Advertisement

2 comments

  1. Koşukavaklı diyor ki:

    Yazılanlara katılıyorum..

    Kırkıncı Hoca ve müttefiklerinin 12 Eylül ve sonrası ilişkilerinin işlenmemesi bir eksiklik.. Emeği geçenleri tebrik ediyorum..

    Selâmlar…

  2. OĞUZ ATABEY diyor ki:

    İSLAMIN ÖZÜNÜ KAVRAYAMAYANLAR DIŞ GÖRÜNÜŞÜ İLE KENDİ DUYGULARINI AVUTURLAR.

Bir Cevap Yazın

hits counter