M. Ali KAYA
Yeryüzünde peygamberlerin gelmediği zamanlardan savaş, kargaşa, fitne ve fesat hakim ve hükümran olmuştur. Peygamberler insanlara barış ve esenlik, inananlara ise kardeşlik prensibini getirmişlerdir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “sulh daha hayırlıdır” buyurur. İnsanların toplum içinde ve toplumun da barış ve huzur içinde yaşaması en temel insanî ihtiyaçtır. Allah’ın adı “Selam” ve cennetin bir adı da “Dâru’s-Selâm”dır. Bu nedenle yüce Allah hem insanlara hem mü’minlere hitaben “Ey İman edenler! Hepiniz barışa ve selâmete girin de şeytanın adımlarını takip etmeyin. Çünkü o şeytan sizin aranıza düşmanlık sokmak isteyen apaçık düşmanınızdır” buyurur. “Mecbur kalıp savaşmak durumunda kalanlar da barıştan yana olurlarsa hemen barış elini uzatmayı” emretmektedir. Sulh ve barış fesadın ve kötülüğün zıddıdır. Kur’anda ise kavgayı bitiren akit olarak geçmektedir. Yüce Allah “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, sakın aşırı gitmeyin. Şayet savaştan vazgeçerlerse onları bağışlayın. Bilin ki zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur” buyurarak savaşın ancak saldırıya maruz kalındığı zaman meşru olduğunu açıkça belirtmektedir.
Savaşın gerçekten çok haklı sebepleri olmalıdır. Kur’ân-ı Kerim “Haksız yere kim bir cana kıyar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparsa sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı ölümden kurtarır ve yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur” buyurarak bu gerçeği ifade eder.
Bütün bu gerçekler ve gerekçelerden dolayıdır ki peygamberimizin (sav) müşriklerle yaptığı “Hudeybiye Barış Antlaşması” ortaçağın en büyük zaferleridir. Zira insanlar barış içinde yaşamaya hasret bulunuyorlardı. Barış yapmak ve barış içinde yaşamak insanlığın hayatında bir kültür olarak yerleşmemişti. Dünya ve bilhassa Arap Yarımadası “bedevilik ve çöl kanunları” gereği güçlünün zayıfı ezdiği ve vahşetin güç olarak kabul edildiği bir çağda yaşıyorlardı. İnsanlık “Savaş Kültürü” ile yaşamayı hayatın vazgeçilmezi ve gereği olarak algılıyorlardı. Bu nedenle “Kölelik” köklü bir kurum haline gelmişti. Köleler de bu hayat tarzını razı olunması gereken bir kader olarak algılıyorlardı.
İşte böyle bir dönemde peygamberimiz “Hudeybiye Antlaşması” ile, şartlar ne kadar ağır olursa olsun barışın her şeyden daha değerli olduğunu sahabelerine fiilen ders vermiştir. Zaten nazil olan “Fetih Suresi” de savaşın değil, barışın en büyük fetih ve zafer olduğunu insanlığa anlatmaktadır.
Barış antlaşması ile toplumda bir güven ortamı oluştu. İnsanlar canlarının ve mallarının emniyet içinde olduğunu gördükleri için can ve mal endişesi taşımadan birbirleriyle diyalog kurmaya ve sosyal hayat canlanmaya başladı. Ticari hayat canlanınca refah arttı ve insanlar kaygı ve endişe ile değil, anlamak ve öğrenmek için Kur’ânı okumaya başladılar. Kur’an akla, kalbe ve bütün duygulara hitap ettiği için samimi olarak ona yönelen herkesi etkiledi. Kısa zaman içinde “İman ve Kur’ânın yüksek hakikatleri” akıllara ve kalplere yerleşmeye başladı. Araplar da “Fevc fev, grup grup islama girmeye başladılar.” Yüce Allah’ın Nasr Suresinde belirttiği gibi “Allah’ın yardımı ve fethi manevi olarak bütün insanlığı etkisi altına aldı.”
Böylece Hudeybiye Barışı” gerçek bir fetih oldu. İnsanlar ölmedi. İnsanlar yeniden hayata kavuştu. Kalpler ve ruhlar dirildi. Akıllar çalışmaya ve Allah’ın yeryüzündeki ve Kur’ândaki ayetleri anlamaya ve anlamlandırmaya başladı ve insanlık gerçek manada dirildi.
İşte Allah’ın fethi ve nusreti buydu. Bu fethin kapısı ise “Hudeybiye Antlaşması” ile açılmıştı. İslamın ve Kur’ânın en büyük düşmanları bu manevi fethe karşı çıkamadılar ister istemez teslim oldular. İslamın yüce hakikatleri onları esir almıştı. İster istemez Müslüman olmak zorunda kaldılar. Halid b. Velid ve Amr b. Âs gibi Arap dâhileri ve kumandanlar barışın aydınlığı ile akılları ve kalpleri iman ve kur’ânın nuru ile aydınlandı.
İmam Zührî gibi islam bilginlerinin tamamı bu nedenle Hudeybiye Barış Antlaşmasını Fetih Suresinin “Feth-i Mübin” olarak ifade ettiği gerçek fetih olduğunu konusunda görüş birliği içindedirler. Hepsi de ittifakla “İslamda Hudeybiye Musalahasından önce ondan daha büyük fetih olmamıştır” Abdullah b. Mesut (ra) “Siz Mekke’nin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki asıl fetih Hudeybiye Sulhudür” demiştir.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de “Size yakın bir fetih ihsan etti” ayetini şöyle açıklar: “Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece galib görünmüş olduğu halde manen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddî kılınç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in bârika-âsâ elmas kılıncı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musalaha münasebetiyle birbiriyle ihtilat ettiler. Mehasin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur’aniye, inad ve taassubat-ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ: Bir dâhiye-i harb olan Hâlid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbn-ül Âs gibi, mağlubiyeti kabul etmeyen zâtlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur’anî onları mağlub edip, Medine-i Münevvere’ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyete gerdendâde-i teslim olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir “Seyfullah” şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu” demektedir.
Asrımız ve ülkemiz böyle bir barışa ihtiyacımız vardır.
Allah bize ve asrımıza da böyle bir barış kapısı açması dilek ve temennisi ile…
Keşke yapabilsek!





