T.C’de Hakimiyet Kime Aittir?

Nisan 25th, 2010 by admin Leave a reply »

Egemenlik, hâkimiyet ve bağımsızlık demektir. Egemenliğin devlette mi yoksa devleti oluşturan millette mi olduğu hep tartışıla gelmiştir. Devletin egemenliği milletin egemenliği demek olduğu gibi, milletin bağımsızlığı da devletin bağımsızlığından ayrı düşünülemez. Her ikisi de birbirinden bağımsız düşünülemediği gibi biri birisiz olması da düşünülemez.

Egemenlik mutlak ve kalıcı güçtür. Bu güç bölünemez ve devredilemez. Egemenlik halka ait bir hak olup bu hakkı halkı namına ya bir padişah, ya parlamento veya devlet kullanır.

Devlet bir “Toplum Sözleşmesinin” ürünüdür. Egemenliğin nasıl sağlanacağı ve nasıl kullanılacağı sözleşmede belirlenir. Devletin doğasında kuvvetler ayırımı vardır. Bir milletin egemenliğini sağlayacak olan güçler Yasama, Yürütme ve Yargıdır. Bu güçlerin dengeli, uyumlu ve güçlü olması gerekir. Böyle olduğu zaman düzenli bir devlet meydana gelir.

Egemenliğin halka ait olduğu sisteme Demokrasi, şahsa ait olan sisteme ise Monarşi denir. Demokrasilerde “Egemenlik halka aittir.” 20 Ocak 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanununun 1. Maddesi “Hâkimiyet bilâ kayd-ü şart milletindir” ilkesi kabul edilmiş ve “Halkın egemenliğini TBMM millet adına kullanır” denilmiştir.

Daha sonra hâkimiyet konusu tartışılmıştır. Hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu, hüküm ve hâkimiyetin Allah’tan başkasına vermenin şirk olduğunu savunan radikal islamî gruplar “Allah hüküm vermede kimseyi teşrik etmez.” (Kehf, 18:26) ayetini delil getirerek “Hüküm Allah’ındır” demişlerdir. Siyasal İslam düşüncesi de bu noktadan doğmuştur. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır. İnsanın kendi başına kanun yapma ve hükmetme yetkisi yoktur; ancak Allah adına hükmedebilir ve Allah’ın hükmü ile hükmetmediği sürece küfre girer” demişlerdir.

Hâkimiyeti çeşitli bölümlere ayırmak mümkündür. Ancak “Hürriyetin” tanımı yapılmadan, insan iradesinin ve hürriyetinin varlığı kabul edilerek sınırları belirlenmeden ne bireysel hürriyet ve hâkimiyetten ve ne de ulusal hüküm ve hâkimiyetten bahsedilemez; anlamsız kalır. Zira her iki hâkimiyet de bireyin “Hürriyet” hakkına bağlı olarak ortaya çıkar.

Kişinin bireysel hak ve hürriyetleri tanınmadan ulusun hak, hüküm ve hâkimiyetinden bahsedilemez. Ulus adına bireyin hak ve hürriyetlerini korumayı amaçlayan devletin de hüküm ve hâkimiyeti ancak bireysel hakların tanınması ve korunmasına bağlıdır. Bireyin hak ve hürriyetinden bağımsız bir hâkimiyet anlamını yitirir ve tartışmaların odağı haline gelir.

Devletin egemenliğinin iki yönü vardır. İç egemenlik, devletin halkı üzerinde yasama, yürütme ve yargı yetkisini kullanması, dış egemenlik ise devletin kararlarında hiçbir dış etki ve sınırlamayı tanımamasıdır. Buna ulusal egemenlik / hâkimiyet-i milliye de denir.

İnsan fıtratında “Hürriyet” vardır. Hür ve bağımsız olan bir insan ancak iradesini kullanarak kabiliyetlerini geliştirir. Hürriyetin olmadığı yerde ne ilim, ne sanat ve ne de kültürel bir gelişme olmaz. Ancak hâkim güçlerin ilmi, sanatı ve kültürü gelişebilir.

Hâkimiyet kimde ise devleti o yönetir ve onun sözü ve hükmü geçer. Teba ve ulus ancak hâkim olan gücün emrine uymakla mükelleftir. Yoksa yaşama ve gelişme hakkı tanınmaz.

Cumhuriyet döneminde hâkimiyet kime aittir ve bu nasıl sağlanmaktadır?

Cumhuriyet “halkın kendi kendisini yönettiği rejim ve sistem” şeklinde tarif edilmiştir; ancak “Halk nasıl kendi kendisini yönetecektir?” sorusunun cevabı ise ortada durmaktadır.

Anayasa’nın birinci maddesi “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” şeklinde ifadesini bulur. Ancak Cumhuriyet, ikinci maddede “Başlangıçtaki Temel ilkelerle sınırlandırılmıştır.” Buna göre Cumhuriyet “ideolojik bir cumhuriyet” şeklinde uygulamaya konulmuştur. Demokrasinin gereği olan “Siyasal Partiler” kurulabilir; ancak kurulan hiçbir siyasi parti Anayasa’nın başlangıcında ifade edilen “devletin ve Anayasa’nın” amaçlarına aykırı, Atatürk ilke ve ınkılaplarına uygun olmayan bir hürriyeti savunamaz. Anayasa, Cumhuriyet ve Demokrasi Atatürk ilke ve inkılâplarının korunması, yayılması, halka benimsetilmesi ve uygulanması için vardır. Atatürk ilke ve ınkılaplarına aykırı bir parti kurulamaz.

Anayasa’nın “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda” şeklinde başlayan “Başlangıç” bölümünde bu husus açık bir şekilde belirlenmiştir. Dolayısıyla Anayasa’nın tüm maddeleri ve yapılan tüm yasalar buna göre yorumlanmaktadır.

TC’de siyasi partilerin tüzüğünde “Atatürk ilke ve İnkılâplarını” korumak, yaşatmak ve müdafaa etme amacı konulmazsa zaten o partiye kuruluş müsaadesi verilemez. Siyasi Partiler Kanununun 4. Maddesi “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar” şeklindedir. Dolayısıyla bütün partiler “Atatürkçü” olmak zorundadırlar.

Ayrıca Anayasa’nın 174. Maddesi “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” şeklinde olup Anayasa’nın bütün maddelerini bağlamıştır. Dolayısıyla devletin ve devlete bağlı tüm kurum kuruluş ve siyasi partilerin amacı “Atatürk’ün Lâiklik niteliğini korumak, Atatürk milliyetçiliğini, Atatürk ilkelerini ve inkılâplarını korumak zorundadırlar.
Atatürk ilkeleri “Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devrimcilik, Milliyetçilik, Lâiklik ve Devletçilik”tir. İnkılâpları ise yine Anayasa’nın 174. Maddesinde sayılan “Tevhid-i Tedrisat, Şapka Kanunu, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ve bir kısım unvanların yasaklanması, Medenî nikâh, Harf ve Rakam inkılâbı, Efendi, Bey, Paşa gibi lakapların kullanılmaması, Kılık ve Kıyafet Devrimi”ni kapsamaktadır.

Anayasayı bağlayan ve yorumlayan bu maddeler Anayasa’da durduğu sürece Eğitimde reform yapılamaz, Başörtüsü ve Türban serbest bırakılamaz.

Sonuç olarak; TC Anayasası ile beraber Atatürk’ün ilke ve inkılâplarının hâkimiyetini sağlamayı amaçlamaktadır. Varlığını ve gücünü anayasa’dan alan devletin bütün kurum ve kuruluşları Atatürk ilke ve inkılâplarını, Atatürkçülüğü yerleştirmeyi amaçlar ve hiçbir kurum çalışanı ve âmiri bunun dışına çıkamaz. Çıkarsa o zaman suç işlemiş olur. 

 

Bu Yazıyı Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
Advertisement

Bir Cevap Yazın

hits counter