Mustafa CAN
Giriş:
İslamiyet’in iman, ibadet, ahlak ve hukuk değerleri Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ile peygamberimiz (sav) tarafından insanlığa sunulmuştur. Peygamberimizin (sav) Allah tarafından getirdiği ilahî mesajlarının fertlerin ve toplumum hayatına hâkim olmasına ise İslamiyet denilmektedir. İslamiyet güneşinin insanlık âlemine doğması ve hâkim olması ancak imanın akıl ve kalplere hâkim olması, ibadetin insan ve toplum hayatına hâkim olması, İslam ahlakı olan doğruluğun, muhabbet ve kardeşliğin toplumda hakimiyeti, hukuki yönden de adalet ve hakkaniyetin hakimiyetidir.
İslamiyet ayrıca bir eğitim kurumudur. Kur’ânın okunması ve manasının öğrenilmesi yanında Allah’ın “İlim Öğrenin” “Aklınızı kullanın” ve Allah’ın sizin için yarattığı ve emrinize verdiği bütün nimetlerden meşru ve helal yollardan faydalanın” ve “malları aranızda haksız yollarla yemeyin” fermanlarına uygun bir hayat yaşanması için elbette uzun bir süreç gerekmektedir. Bu süreç içinde dinin bu emirlerine aykırı bir hayat tarzını dayatanlar ve bunun için ellerindeki bütün imkânları kullanan zorbalar ile mücadele yapılacaktır. Bu mücadelede galibiyet de mağlubiyet de yaşanacaktır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez, gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan kendine gece yapar” demiştir. İslamiyet gündüzü aydınlatan güneşe benzettiğimiz zaman elbette güneşin doğması için dünyanın dönmesine göre fecr-i kazip, fecr-i sadık, ortalığın aydınlanması, güneşin doğması, bulutların çekilmesi ve güneşi göstermesi, bulutların güneşi gizlemesi, yağmur, kar ve dolunun yağdığı zaman güneşin görünmemesi, kuşluk vakti, güneşin zevalde olması, ikindi vakti ve güneşin batması gibi durumlarla da karşılaşılacaktır.
Biz bu çalışmamızda bu aşamalardan sadece “Fecr-i Kazib ve Fecr-i Sadık kavramlarını konu aldık ve üzerinde durduk. Diğer hususları ise okuyucuların anlayışına, aklına ve ferasetine havale ettik.
Fecr-i Kâzib:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Hutbe-i Şamiye isimli eserinde “Kırk beş sene evvel o fecrin emareleri göründü. (1908 II. Meşrutiyetini ilanı ve Meclis-i Mebusanın açılması) Yetmişbir de (1371=1950) fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz, kırk sene sonra (1950+30=1980; 1950+40=1990) fecr-i sadık çıkacak” (Hutbe-i Şamiye, Tarihçe-i Hayat, 91) demektedir.
Fecr-i Sadık:
Fecr-i sadık güneşin doğmasından önceki fecir, yani aydınlıktır. Fecr-i sadık sabahın başlamasını ifade ettiği için bu andan itibaren sabah namazı kılınabilir. Ancak fecir ile güneş doğması arasında bir buçuk saat zaman farkı vardır. Bu fark aynen güneşin batması ile başlayan akşam vakti ile dünyanın tamamen karanlığa gömüldüğü yatsı arasındaki bir buçuk saatlik zamanla aynı eşdeğerdir. Kur’anda geçen bir günü bin yıl kabul edilirse fecr-i sadık ile güneşin çıkması, güneşin çıkması ile kemal vakti olan öğleye kadar olan zaman en az yüz, yüz elli veya iki yüz seneye tekabül eder. » Read more: Fecr-i Kazip ve Fecr-i Sadık

İnsan büyüklerin ve amirlerinin huzurunda kendisine soru sorulmadan konuşmamalıdır. İnsanın kara başının düşmanı, kırmızı ve uzun dilidir. İnsan dili yüzünden başına bela alır. Rahat etmek ve uzun ömür sürmek isteyen dilini tutmalı ve konuştuklarına dikkat etmelidir. Ama ne ki konuşmayan insan ölü sayılır. İki kişi konuşmasını bilmez, biri dilsiz, diğeri bilgisiz. Hz. Ali’ye (ra) sormuşlar “kişinin akıllı olduğu nasıl belli olur?” demişler. Hz. Ali (ra) “Konuşmasından belli olur. Akıllının dili kalbindedir, önce düşünür, sonra konuşur. Akılsız ise düşünmeden çok konuşur. Dili ile insanları incitir.” Demişler ki, “Ya adam hiç konuşmazsa aklını nereden bileceğiz?” Hz. Ali (ra) cevap vermiş: “O kadar akıllı adam daha anasından doğmadı” demiştir.
Yüce Allah insanı yarattı. Sonra ona beyanı öğretti. Yani dil verdi. Kişinin ilmi ve aklı dilinin altında gizlidir. Allah rahmetini böyle gösterdi. Rahman, insanı yaratan, okumayı ve Kur’anı öğreten ve beyanı öğretendir. (Rahman, 55:1-5) insanın aklına, zekasına ve bilgisine tercüman olan dilidir. “Dildir insanı muazzez eden. Dildir insanı muazzeb eden…” İnsan dil ile değer kazanır ve yine dil ile değerini kaybeder.
Öğrenciler bilhassa İlköğretim çağında meraklı, araştırıcı, hayal güçleri iyi çalışan, sık sık soru soran ve ısrarcı öğrencilerdir. Tabii biz onların sorularına makul cevaplar vermediğimiz ve “Sus! Soru sorma!” diye onları azarladığımız için “merak duygularını” köreltiriz. Öğrenmelerinin önüne engel üzerine engel koyarız.




